10 Temmuz 2019 Çarşamba

Evcilleştirme süreci, köpeği insanlaştırdı





Evcilleştirme süreci, köpeği insanlaştırdı

Köpek, insana şempanzeden daha çok benziyor. Bilim adamları köpeğin ilk olarak hangi tarihte ve nerede evcilleştirildiğini tartışadursun, son araştırmalar köpeğin iyice insanlaştığını gösterdi.

Çok değil, bundan 15-20 yıl öncesine kadar köpekler sadece sokaklarda dolaşan, çöplerle beslenen zaman zaman da insanlara saldıran tehlikeli varlıklardı. Kuduz tehlikesine karşı belediye görevlileri tarafından acımasızca vurulur ya da zehirli köftelerle zehirlenir ve çöp kamyonlarına fırlatılarak toplanırdı. Bu tavır azalarak da olsa sürüyor.

Fakat son yıllarda birdenbire moda olmaya başlayan evde köpek besleme alışkanlığıyla birlikte köpeklere yapılan eziyetler azalır gibi oldu. Öyle ki bir zamanlar hor görülen, taşlanarak kovalanan zavallı köpek bugün daha çok büyük kentlerin seçkin semtlerinde ailenin önemli bir bireyi haline geldi. Özel kuaförleri, tuvaletleri ve otelleri var. Hatta sahibinin mesleğine özenerek gazeteciliğe başlayan bir köpek yazarımız da insanlara akıl veriyor! 

Ülkemizde köpek- insan dostluğu yeniden keşfedildi. 

Taş devri sonu
Oysa bu dostluk çok eskilere dayanıyor. İsveçli moleküler biyolog Peter Savolainen’ın son araştırmasına göre, insan ve köpek arasındaki ilk yakınlaşma bundan 15 000 yıl önce doğu Asya’da başlamış. Savolainen’ın Kunming’deki (Çin) kalıntılar üzerindeki analizi, yüz kiloluk Sen Bernar köpeğinden, basık burunlu ve salyalı buldok ve çevik tazı köpeğine kadar tüm cinslerin tek bir gen havuzundan doğduğunu gösteriyor. 

Analiz, yalnızca anneden mitokondrilere geçen kalıtımın incelenmesine dayanmakta. Avrupa, Asya, Afrika ve Asya’da incelenen 654 köpeğin verileri 38 Avrasya kurduyla karşılaştırıldığında, köpeğin taş devrinin sonlarına doğru evcilleştirildiği anlaşılmış. 

En eski köpek kalıntısını bulduklarını iddia eden arkeologlar ilginç bir biçimde birbirinden farklı tarihler veriyor. Anadolu’daki en eski köpek belgesi M.Ö.9000 yılına ait. Neolitik dönem insanları Çatalhöyük’teki bir tapınak duvarına avcıyla köpeğini birlikte resmetmişler. 

İtalyan araştırmacılar, DNA analizleri sonucunda kurdun 10 000 -14 000, köpeğin ise yaklaşık olarak 3500 yıllık bir geçmişi olduğunu açıkladılar. En eski köpek kalıntısını bulduklarını iddia eden Alman bilim adamları Ren kıyısındaki Oberkassel buluntu yerinden çıkarmış oldukları bir köpek çenesinin 14 000 yıllık olduğunu savunuyorlar. 12 000 yıllık bir mezarda bir kadınla birlikte gömülen köpek yavrusunu değerlendiren Tel Aviv Üniversitesi’nden Tamar Dayan’a göreyse bu buluntu, köpeğin ilk kez Yakındoğu’da evcilleştirildiğine işaret etmekte. 

Kurt mu çakal mı
Tartışmalar köpeğin ilk atası üzerinde de aynı şekilde sürüp gidiyor. Köpek hangi hayvandan türemişti? Kurt mu çakal mı? Sırtlan mı kır kurdu mu? Yoksa tilki mi? İki yüz yıl önce kurtta karar kılan Fransız araştırmacı Georges Louis Buffon, kurt ve köpeğin ortak bir atadan türediğini düşünürken, Charles Darvin çakalla birlikte birkaç soy üzerinde duruyordu. Köpeklerin soyağacına çakalı ekleyen diğer bir bilim adamdı da Konrad Lorenz idi. 

Los Angeles Üniversitesi evrim genetikçilerinin araştırmaları sayesinde bu karışık soyağacı tablosu beş yıl önce çözülür gibi oldu. Savolainen’in de dahil olduğu bu ekip tüm köpeklerin bir avuç dişi kurttan türediğini söylüyordu. 

Fakat araştırmacılar tarihlendirme konusunda hata yapmışlardı ve bu soyağacı tablosuna göre kurt ve insanın dostluğu 135 000 yıl önce başlıyordu. Savolainen şimdi bu tarihi yeni araştırmalara dayanarak 120 000 yıl ileriye aldı. Dahası, insanın 15 000 yıl önce köpekle yakınlaşmış olduğu yeri de buldu. 

Araştırmacı doğu Asya ırklarında en büyük farklılıklara ulaştığından ilk köpeğin bu bölgede evcilleştirildiğinden emin.

Bering’den ABD’ye
Hatta ‘Husky’ (Eskimo köpeği) veya Ternöv köpeği gibi Yeni Dünya ırklarının bile Çin kökenli olduğu düşüncesi Amerikalı evrim biyoloğu Jennifer Leonard tarafından da desteklenmekte. Leonard, Amerika’daki köpek ırklarının sanıldığı gibi Amerikan boz kurdundan türemediğini, bunların 10 000-15 000 yıl önce henüz bir köprü görevini gören Bering Boğazını geçen insanlarla birlikte kıtaya getirildiğini savunuyor. 

Tüm bu bilgilerin ötesinde köpeğin evcilleştirilmesi başlı başına büyük bir başarıydı. Sonuçta insanoğlu o zamandan bu yana, köpeğin narin yapılı atasından birbirinden farklı boyda köpek cinsleri yetiştirdi. 

Ayrıca daha sonraları evcilleştirilen, at, koyun, keçi, kedi ve ineğe göre köpek, ehlileştirme sürecinde bugüne değin sanıldığından çok daha fazla insanlaştırıldı. 

Şempanze ve köpek
Harvard Üniversitesi ve Almanya Leipzig Max-Planck Evrimsel Antropoloji Enstitüsü (EVA) bilim adamları, konuyla ilgili çarpıcı açıklamalarda bulundular. Science dergisinde yayımlanan bu araştırma, köpeğin insana şempanzeden bile daha çok benzediğini söylüyor. 

‘Tabii ki bir dereceye kadar’ diyor EVA direktörü Michael Tomasello. Ekip, köpek, maymun ve kurdun, davranışlarımıza ne şekilde reaksiyon gösterdiğini incelemiş. Bu amaçta iki benzer kaptan birinin altına yiyecek konmuş ve araştırmacılardan biri içinde yiyecek bulunan kabın üzerine hafifçe vurduktan sonra kaba işaret etmiş. Sürpriz bir biçimde bu ipucunu kavrayan sadece köpek olmuş. 

Buradan da anlaşıldığı gibi köpek, davranışlarımız sayesinde zekasını geliştirecek toplumla ilgili kavramsal yetilere sahip. Test, hayatlarında hiçbir zaman insanlarla birlikte yaşamamış olan köpek yavrularıyla bile başarılı sonuç vermiş. Oysa kurt yavrularının bu şekilde eğitilmesi bile mümkün değil. Görülen o ki evcilleştirme süreci birden bire gerçekleşmemekte. 

Köpeklerde artık doğuştan var olan mesajları kavrama yetisi, diyor Tomasello, özellikle de köpeğin önündeki bir et parçasını yemesini yasakladığımızda ortaya çıkıyor. 

İlk başta bu yasağa itaat eden köpek, sahibinin bir anlık için bile olsa bakışını diğer bir noktaya çevirmesini fırsat bilip eti silip süpürüyor. İnsanları anlama yetisinde köpek, şempanzeden bile daha üstün. 

Bu durumda geriye köpeğin 15 000 yıl içinde bu yetiyi nasıl edindiği ve genlerine ne şekilde aktardığı sorusu kalıyor. 

Bunun yanıtı da gayet açık: Ayıklanma. İnsanoğlu yalnızca kendi davranışlarını kavrayan, saldırgan olmayan ve sadık türleri evcilleştirdi. 

Üç aşamada evcilleşme
Tomasello’ya göre bu gelişme üç aşamada da tamamlanmıştı. İlk basamakta insanların atıklarından beslenen prehistorik ‘kent köpeği’ yer almakta. Yerleşmelerin etrafında toplanan köpek yavruları, çocukların oyun arkadaşı haline gelirken yetişkinleri de güçlü duyuları sayesinde bekçi köpeği görevini görmüştü. 

İkinci aşamada Homo sapiens, köpeğin çoban ve av köpeği olarak da işe yarayacağını keşfedince köpek bu dönemde komutları yerine getirmeye öğreniyor. 

Ve geçtiğimiz 500 yıl içinde insanoğlu ‘her işe uygun’ yardımcısından 400 ‘uzman’ yetiştirerek üçüncü aşamayı tamamladı. 

Köpek bu dönemden sonra avlanmak için boğuşmaktan kurtulduğu için çenesi kısalıp, beyni küçülürken, endüstri devriminden sonra da genetik malzemesinde bazı ‘eksilmeler’ yaşandı. Besi hayvanlarının gündelik yaşamdan uzaklaşması ve boş zamanın ortaya çıkması insanları diğer hayvanlara ilgilenmeye yöneltti. 

Bugün sakat olan ve doğru dürüst yiyecek bulamayan hayvanların açlıktan ölmeleri ve hiçbir açıdan kurda benzememeleri de ancak bu şekilde açıklanabilir, diyor araştırmacılar. 

Kurt az köpek çok
Köpeğin insanla yakınlaşması evrim açısından büyük bir başarıyla sonuçlanmıştır. Batı Avrupa’da geriye sadece 3250 kadar kurt kalmışken, kentlerde envai çeşit türden 41 milyon köpek yaşıyor.

Frankfurter Allgemeine gazetesinde çıkan bir habere göre uzun ve sarkık kulaklı ‘Basset’ cinsi mahzun bakışı nedeniyle çocuklar tarafından çok sevilmekte. Bununla birlikte genlerindeki bozukluklar yüzünden cücelik, düşük doğum, böbrek taşı, ağtabakası iltihabı, fıtık vb diğer hastalıklara yakalanma riskine de sahip. 

Ne ilginçtir bu tür bozukluklar insandaki köpek sevgisini köreltmek yerine iyice yüceltmiştir. Yoksa başka hangi hayvanın kopyalanması için bir insan 3,7 milyon doları gözden çıkarabilirdi ki? 

Kopyalanan köpek
Bu ‘şanslı’ köpeğin adı Missy. Collie kırması dişi köpeğin ölümünden sonra sahibi onu kopyalatmaya karar vermiş. Köpeğin klon olarak yeniden doğuşu Texas A&M Üniversitesi’nde, Missyplicity Projesi kapsamında kısa bir süre gerçekleşecek. Araştırmacılar ilkbaharda kopya kedi ‘Copycat’in doğumunu açıkladıklarına göre, Missy’nin yeniden doğuşu artık sadece bir zaman meselesi. Dondurulmuş embriyon hücreleri şimdi kiralık köpek anneye aktarılmayı bekliyor. 

Sosyal, sevimli, yumuşak Ğ bu özelliklerinden ötürü insanoğlu pekala ayıyı da evcilleştirebilirdi. Fakat Tomasello, evcil kurdun, insana dünyaya hakim olma çabasında daha yararlı olduğuna inanıyor. Bu belki köpekteki kromozom çiftlerinin çokluğuna bağlıydı. 

En iyi dost
39 kromozom çiftine sahip köpeğin hızlı üreme yetisi sayesinde insanoğlu köpeği çok kısa bir süre içinde istediği gibi yetiştirebilmişti. Oysa üreme mekanizması nedeniyle filleri ‘değiştirmek’ çok daha fazla zaman alabilirdi. Bir İngiliz köpek yetiştiricisi örneğin, Bokser köpeğinin kuyruğunu sadece dört nesilde yok etmeye başarmıştı. 

Almanya’daki Dresden Müzesinde açılan ‘İnsan ve Hayvan’ sergisinde ise üç Pitbul kafatası örneğinden köpeğin sadece 30 yıl içinde yırtıcı bir çene yapısına sahip olduğu izlenebilmekte. 

Kolayca eğitilebilmesi ve beden yapısı birkaç nesilde değiştirilebilen köpek her zaman insanın en iyi dostu olmaya devam edecektir. Kimi insanların çocuk özlemini gideren, körlere yol gösteren, evleri bekleyen köpek birkaç yıl önce huzur evlerinde ve psikiyatri kliniklerinde hastalara yardımcı olmaya başladı. 

İnsanın en iyi dostu şimdi de şeker hastalarının bakıcılığını üstlenecek. Ensülin kullanan 462 şeker hastasıyla bir anket yapan Avustralyalı bir doktorun ulaştığı ilginç bir sonuç şöyle: Köpek sahibi hastalar, kandaki şeker seviyesinin (hipoglisemi) düşmesi durumunda köpeklerinde farklı davranışlar izlemişler. Köpek, sahibinin kan şekeri düştüğünde onu daha dikkatli izliyor ve hasta düzelene kadar da yanından ayrılmıyor. 

Alman Diyabet Araştırma Enstitüsü bilim adamlarının British Medical Journal dergisinde yayımlanan raporları da köpeklerin üçte birinin hipoglisemiye reaksiyon gösterdiğini ortaya koydu. 

Köpeklerin neden bu şekilde davrandıkları bilimsel açıdan henüz kesin olarak kanıtlanmamışsa da bilim adamları düşük kan seviyesi sırasında salgılanan tipik ter kokusunun köpekler tarafından algılandığını tahmin ediyorlar. 

Araştırmacılar köpeği diyabet bakıcısı olarak yetiştirebilmek için Düsseldorf’daki bir hayvan kliniğiyle birlikte söz konusu fenomeni daha ayrıntılı bir biçimde araştıracaklar. 15 000 yıllık dostumuzu yeni bir uzmanlık alanı bekliyor...

Kaynaklar: Die Zeit 40/2002

Köpekler Amerika kıtasına ne zaman göç etti?





Köpekler Amerika kıtasına ne zaman göç etti?


Yeni bir çalışma köpeklerin Sibirya’dan Kuzey Amerika’ya kara köprüsünü kullanarak göçen insanlardan binlerce yıl sonra, yalnızca 10.000 yıl önce Amerika’ya göç ettiğini ileri sürüyor.
Çalışma, Kuzey ve Güney Amerika’da bir düzineden fazla bölgede 84 tekil köpeğin genetik karakterlerini analiz ediyor. Amerika’daki antik köpeklerin en geniş analizi olan çalışma, Journal of Human Evolution’da yer aldı.
İllinois Üniversitesi’nden Kelsey Witt, insanlarla 11.000-16.000 yıldır birlikte yaşayan köpekleri, antik insan ve gezgin davranışlarının anlaşılması da dahil olmak üzere, ümit veren bir çalışmanın öznesi yaptıklarını belirtiyor.
Vahşi kurt atalarından farklı olarak, antik köpekler insanların kendilerine yaklaşmalarına izin vermiş ve bu ortaklıktan yarar sağlamıştır. Yeni yiyecek kaynaklarına erişim, güvenli kamp yerleri ve sonunda iki ayaklı efendilerle dünyayı dolaşmaya başlama… Köpekler özel durumlarda yük hayvanı ve bazen yemek olarak da kullanılmışlar. Witt, “Köpekler, insanlarla birlikte bir kıtaya göç eden ilk canlılardır ve bence bu bize insanlarla köpekler arasındaki ilişkiyi anlatıyor” diyor ve ekliyor, “köpekler zamanla göçen insanlar için kuvvetli bir araç olmuştur.”
Antik köpeklerle ilgili önceki çalışmalarda, köpeklerin mitokondriyal DNA’sına odaklanılıyordu. Anneden miras kalan bu çekirdek DNA antik kalıntılardan daha kolay elde edilebiliyor. Witt, “Bunun anlamı, mitokondriyal DNA araştırmacılara geçmişten kalan mirasın kırık çizgisini sunuyordu” diyor. Yeni çalışma da mitokondriyal DNA’ya yoğunlaşmakla birlikte, daha önce analiz edilmemiş daha fazla örneği kapsıyor. Washington Devlet Üniversitesi’nden Moleküler Antropolog Brian Kemp, Colorado ve British Columbia’da yakın zamanda bulunan antik köpek DNA’larını sağladı. Illinois Eyaleti Arkeolojik Yüzey Araştırması (ISAS), Güney Illinois’da Janey B. Goode olarak bilinen (bugünkü St.Louis yakınları) bölgede bulunan 35 örneği sağladı. Janey B. Goode bölgesi, antik Cahokia adlı bilinen ilk yerleşim bölgelerinden birine yakın bir bölge. Janey B. Goode bölgesinin, 1400 ve 1000 yıl önce oluştuğunu belirten araştırmacılar, Cahokia’nın da 1000 -700 yıl önce aktif olduğunu söylüyorlar.
Janey B. Goode’de düzinelerce köpek törensel bir şekilde gömülmüş. Bu durum o dönemde yaşayan insanların köpeklere duyduğu saygıyı gösteriyor. Birçok köpek bireysel olarak gömülmüşken bazıları çift olarak gömülmüşler. Cahokia’da bulunan köpek kalıntıları da, bazen yakılmışlar, ara sıra da yemek artıklarıyla beraber gömülmüşler. Köpek gömmek o dönem için alışılmadık bir durum.
Önceki çalışmalardaki gibi Illinois takımı da, değişkenlik gösteren bölgede antik köpeklerin mitokondriyal genomlarından genetik verilerinin sinyallerini takip ediyor ve Iowa Üniversitesi’nden Andrew Kitchen bu verileri analiz ediyor. Araştırmacılar yeni örneklerden buldukları genetik verilerden daha önce düşünülmemiş sonuçlara ulaştılar. Amerika’da, bilinenden daha geniş antik köpek çeşitliliği olduğu düşünülüyor. Ayrıca bazı köpek popülasyonlarında olağandışı düşük genetik çeşitlilik görüldü ve bu bölgelerde o köpek türlerinden yeni soylar türetildiği gösterildi. Takım, bazı numunelerde kurtlarla genetik benzerliğe rastlandığını ve bu buluşun, köpeklerin Amerikan kurtlarının evcil türleriyle melezlendiğini gösterdiğini belirtiyorlar.
Witt, en heyecanlı buluşun köpeklerin Amerika’ya ulaşmasıyla ilgili olduğunu belirtiyor. Köpek genetik çeşitliliğinin sadece 10.000 yıllık bir geçmişi olduğunu ekliyor. Çalışmayı yöneten antropoloji profesörü Ripan Malhi, bu tarihin aynı zamanda kıtada bulunan en eski köpek mezarı ile aynı tarihlere denk geldiğini ve bunun bir tesadüf olamayacağını belirtiyor. Malhi ayrıca mitokondriyal genomun söz konusu çalışmanın küçük bir parçası olduğunu ve Amerika’daki antik köpeklerin büyük bir fotoğrafını görmemizi sağladığını söylüyor. Araştırmacılar, antik köpeklerle ilgili birçok çalışmanın sırada olduğunu belirtiyorlar. Witt, halen 20 antik köpek türünün tam ardışık mitokondriyal genomlarının çalışılmasının planlandığını ekliyor.

Kaynak: http://www.sciencedaily.com/releases/2015/01/150107123932.htm


Az bilinen Kızılderili sözleri





Az bilinen Kızılderili sözleri

Gerek kültürleri gerek inanış ve yaşama biçimleriyle ilgi çeken Kızılderililer'in tarihe geçen sözleri hayata dair ilginç öğretiler de barındırıyor. İşte Kızılderililer'in az bilinen o sözleri...

Arkamda yürüme, ben öncün olmayabilirim. Önümde yürüme, takipçin olmayabilirim. Sana uymayabilirim. Yanımda yürü ki böylece seni görebileyim, böylece ikimiz eşit oluruz.

Aşkı tanıdığında, Yaratıcı'yı da tanırsın.

Barış ve mutluluk her anda mevcuttur. Barış ve mutluluk her adımdadır. Ruhun meseleleri için siyasi çözümler yoktur.

Bir kere "Al şunu" demek, iki kere "Ben vereceğim" demekten iyidir.

Cevap vermemek aslında bir cevaptır.

Doğum yapan her şey dişidir. Kadınların ezelden beri bildiği kainatin dengelerini erkekler de anlamaya başladıkları zaman, dünya daha iyi bir dünya olmak üzere degişmeye başlamış olacaktır

Dur, dinle. Hep konuşursan hiçbir şey duyamazsın.


Dünyadaki her şeyin bir sebebi vardır. Her bitki bir hastalığı tedavi etmek için büyür. Ve her insan bir görevle yaratılmıştır.

Eğer bir ülkede gölgelerin boyu insanların boyunu geçmişse o ülkede güneş batıyor demektir.

Eğer herkes bir başkası için bir şey yaparsa dünyada ihtiyaç içinde kimse kalmaz. Sadece bir kişiye yardım et! Şimdiki usul bu değil ama inanıyorum, insanlar bu yolu öğrenecekler.

Eğer sorsanız: 'Sessizlik nedir?' Cevap veririz: O Büyük Ruh' un sesidir. Yine sorsanız: 'Sessizliğin meyveleri nelerdir?' Cevap veririz: Kendi kendini kontrol, gerçek cesaret demek olan metanet, sabır, vakar ve saygı.'

Günümüzde insanlar bilgiyi arar oldu, hikmeti değil. Halbuki bilgi mazidir, hikmet ise istikbal.

Hayvanlar olmadan insanlar nedir ki? Eğer bütün hayvanlar kaybolup giderse insanoğlu büyük bir ruh yalnızlığı içinde ölecektir. Hayvanlara ne olduysa insanlara da aynısı olur. Her şey birbirine bağlıdır. Yerkürenin başına gelen, yerkürenin çocuklarının da başına gelecektir.

İhanet arkadaşlık zincirini karartır, fakat vefa onu her zamankinden parlak yapar.

İnsan iki ruhludur. İçinde bir iyi köpek bir de kötü köpek kavga eder. Hangisini daha çok beslersen o kazanır.

İnsan tabiattan uzaklaştıkça kalbi katılaşır.

Kaybetmeyi ahlaksız bir teklife tercih et. İlkinin acısı bir an, diğerinin vicdan azabı bir ömür boyu sürer.

Kehanet, muhtemel bir olayı kesin bir bakış ile görmekten başka şey değildir. Hava ya bulutlu olacaktır, ya da güneş açacaktır.

Onun ayakkabıları ile bir mil yürümediğiniz sürece bir kişiyi asla eleştirmeyin.

Yanlışı gören ve önlemek için eli uzatmayan yanlışı yapan kadar suçludur.



Apache: Amerikan Yerlilerinin Kökeni Hakkında







Amerikan yerlilerinin toplu adı Apache, Anadolu Türkçesininde içinde bulunduğu Ural dil grubuna bağlı Atabaşkan  dilini  konuşan ve yerli sakinlerinin Şaman inancına sahip olduğu Mogollon ve Sierra Madre dağlarının bulunduğu bölgede yaşayan Asya göçmeni topluluklardır.  Süreç içerisinde farklı kollara ayrılan bu amerikan yerlilerinin en savaşcı olan kabilesidir. Colomb sonrası yağma için gelen Avrupa insanına karşı kahramanca mücadele vermişlerdir.  Savaşlar sonucunda  farklı kabile ve isimlere ayrılmışlardır.
18. yy civarında Apaçi kabilelerinin yaşadığı alanlar
Süreç içerisinde Aphache kabileleride 6 bölgesel gruba ayrılmışlardır
• WA – Batı Apaçileri – Pinal Coyotero
• N – Navajo
• Ch – Çirikahua 
• M – Meskalero – Faraon
• J – Jikarilla – Tinde
• L – Lipan (Lipek)
• Pl – Kiowa – Gatana  ( Ova Apaçileri)


Güney Batı Amerika bölgesinde erken Aphache toplulukları göçebe olarak görülmüşlerdir. Kendi topraklarına yapılan tecavüzler neticesinde çöl hayatı konusunda uzman bir topluluk haline dönüşmüşlerdir. Yaşama ve düşmanlarına karşı bu sertliğine karşın kendi içlerinde özellikle çocukları ile oldukça insancıl ilişkileri vardır. Aphache grupları MS 850 civarında  Great Basin, the Sonoran, ve  Chihuachuan bölgesine gelmişlerdir.
Aphache’lerle ilk bölgesel savaşlar 1500 ‘lerde İspanyolların antik ticaret yollarına müdahalesi ile başlamıştır. Dönemin New Meksico’su İspanyol sömürgesidir. 1700 başlarında yiyecek alanları oldukça daralan Aphaceler bufalo avlamak için sömürgecilere sürekli baskın yapmışlardır. 1850′lerde Amerika Birleşik Devletleri askerleri ile oldukça sert savaşlar yaşamışlardır. 1872 yılında aphache şefi Geronimo Amerikalı yetkililer ile imzaladığı anlaşmayla Florida, Alabama, ve  Oklahoma bölgesinde özgürce yaşama hakkı elde etmişlerdir. Şef Geronimo sık sık Meksika savaşlarına katılmış saygın bir doktor ve şahsiyettir. Geronimo ismini Meksikalılar ona olan nefretlerinden dolayı vermiştir.
Geronimo – Medicine Man – Shaman
16 Haziran 1829 – 17 Şubat 1909
Geronimo’nun kuvvetleri son büyük Aphache kuvvetleri olmuştur. Batı topraklarında Amerikan Hükümetini tanımayan son büyük Şef 4 Eylül 1886 ‘ da  Amerika Birleşik Devletleri Ordusu Generali Nelson A. Miles’e İskelet Kanyon-  Arizona da teslim olmak zorunda kalmıştır. Yargılanarak topraklarına dönmesi engellenen Geronimo zatürreeden hayatını kaybetmiştir.


Törenlerinin değişmez ritüeli olan kendilerine özgü dansları  arasında yağmur dansı, ergenlik ,  hasat ve iyi ürün dansı gibi ruhsal ayinleri bulunur. Hiç bir resmi din yapıları, bayramları  ve ibadet günleri yoktur. Çoğu zaman kabile şarkı ile duayı birleştirerek kurumsallaşmayan bir dua ayini yaparlar. Kişisel dualarını bazen kısık sesle bazende yüksek sesle yaparlar. Bazende onlar adına dua eden yaşlı kişiler vardır.


İndiana Üniversitesinden Profesör Denis Sinor Sibirya Türklerinden Tunguz kabileleri ve Yukagir’ lerin Tunç çağı evrelerinden beri Kızılderililerle ortak bir kültüre sahip olduklarını tespit etmiştir.


Amerika Yerlileri Sosyal İşler Daire Başkanı M. Franklin Keel,  Kızılderililerin (atalarının) Baykal Gölü ve Yenisey-Tuva bölgelerinden Amerika kıtasına Alaska üzerinden göç ettiklerini ifade etmiştir. Kızılderililer ile Türklerin DNA testlerinin aynı olduğunu ve ayrıca Y  kromozomunun yeryüzünde sadece Türkler ile Kızılderililerde bulunduğunu söyledi. Kızılderililerin konuştukları dillerdeki kelime benzerlikleri gibi, halı, kilim ve el işlerindeki desenlerin aynı olduğunu, örf, âdet ve geleneklerde de çok büyük benzerlik olduğunu ifade etmiştir.


Konuyla ilgili 40 yıla yakın araştırması olan Ethel Steawert Kızılderililerin Türk kökenli olduğunu ispatlamıştır. Kızılderililerin büyük bir çoğunluğu ise Uygur ve Nayman Türkleri ile diğer Türk kabileleridir. Kızılderili sembolü Bozkurttur.


Dipnot:
Oxford Üniversitesi, Oxford Ancestors Kurumu : “Gen testlerinin böyle çıkması doğal, çünkü ilk Türklerinde hem Asya hem de Avrupadaki insanlarda bulunan K halogrubuna rastlanmıştır. Türkiye’deki ve Türkmenistan’daki insanlarda K29 geni büyük oranda vardır. Kısacası Türk genleri Orta Asya’daki genlerle büyük ölçüde benzerdir. Türklerde Orta Asya kökenli M9 geni vardır ve Türklerin genlerindeki K halogrubu Avrsay halkları ile Okyanusyadekiler arasındaki bağ hakkında da bilgi veriyor. Bugün Türkiye’deki insanların %77′sinde, Orta Asyadan yani 35000 yıl önceden kalma M(9)(K) halogrubu vardır. ( Currently, large-scale, detailed DNA research to establish genetic genealogies of Turkic peoples is scant. Evidently, today a great number of Turks share the M9 haplogroup which was originated in Central Asia. )”

Adı Olmayan Bir Halkın Hikayesi: Amerikan Yerlileri






Adı Olmayan Bir Halkın Hikayesi: Amerikan Yerlileri


Beyaz adam vahşi açgözlülüğü ile büyük düzlükleri ele geçirmeden, yerlilerin yaşam kaynağı bizonları ve binlerce yıllık onurlu geçmişi ile bir kültürü katletmeden çok önce dünya üzerinde şehirleşmeden bu kadar uzun süren avcı toplayıcı konar göçer olarak yaşayabilen yegane topluluk olan Amerikan Yerlileri atalarından miras b topraklarda kök salmaya devam ediyorlardı. Her şey Avrupa’dan kopup gelen bir avuç çapulcunun doymak bilmeyen kör iştahıyla bu yeni kıtaya adım atmasıyla başlamıştı. İlk gelen gemiden karaya atılan o ilk uğursuz adımdan sonra artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı.

İster koca kıtanın aşağısında Katolikler isterse tarıma daha elverişli yukarında Protestanlar tarafından işgal ve iğdiş edilmiş olsun yenidünyanın kadim çocukları neşelerini kaçıran bu beyaz adamın lanetinden kurtulamamıştı. Beyaz adam yenidünyaya acı, gözyaşı ve kandan başka bir şey ekmemişti. Yine de bu büyük düzlükler ve derin topraklar tarihin acı bir ironisi olarak bereketi ve saadeti beyazlardan esirgememişti. Ancak aynı beyazlar toprağın bu kerametini o toprakların gerçek sahiplerinden esirgediler. Yenidünya’nın kadim halklarını kırmak için ellerinden geleni yaptılar. Ateşi ve ayrılığı ekip, altın bereketinden yerlilerin nasibini kıskandılar.

Beyazlar gelmeden önce yerlilerin yaşamının güllük gülistanlık olduğu elbette iddia edilemez. Dünyanın her yerinde olduğu gibi Amerika’da da yerli kabileler arası çekişmeler ve geçimsizlikler mevcuttu. Ancak yerlilerin hukuku beyazların cahil aydınların akılsız bilginlerinin anlayabileceğinden çok farklıydı. Amerikan yerli kabilelerin tipik konar göçer yaşamında kabile şefi muazzam öneme sahipti. Şefin kabilenin geri kalanı üzerinde kuralları belirli yada daha önceden üzerinde anlaşılmış yazılı bir yetkisi bulunmamaktaydı. Ancak kabile şefe karşı büyük bir saygı beslerlerdi. Saygılarının kaynağı şefin daha önce göstermiş olduğu askeri kahramanlık becerileriydi. Şef savaşta göstermiş olduğu kahramanlıkla bu görevine gelir ve belirlenmiş bir yetkisi olmadığı halde altında yaşayanların alçak gönüllükle benimsediği bir saygınlıkla kabilesini, kabilenin hayvanlarını ve topraklarını korurdu.

Amerikan kabilelerinde zorunlu yada ücret karşılığında icra edilen herhangi bir meslek grubu yada zorunluluk bulunmazdı. Sadece kabilenin bütün üyeleri için zorunlu olan ava çıkmak vardı. Av dışında kabile mensupları herhangi bir şeyin zorlanmak yada davranışları nedeniyle suçlanmazdı. Amerikan kabilelerinde oldukça az ahlaki kural bulunurdu. Elbette hırsızlık yada cinayet gibi temel insani suçlar cezalandırılırdı ancak cezaların hiç birisi Ortadoğu’nun ceberut hükümdarlarının vahşi cezaları yada Avrupa’nın ahlaksız kale bezirganlarının acınası işkenceleriyle boy ölçüşemezdi. Suçu kabul edilen kabile mensubu ruhlardan af dilemek için dua eder ve kabileden uzaklaştırılırdı. Doğa ana ya bu günahkarı cezalandırır yada günahları dolayısıyla affederdi. Bu doğa ananın bileceği işti.


Kabileler arası savaşın tek sebebi olarak çok değerli olarak gözlerine bakılan atların çalınmasıydı. Zira bir kabile için atlarını bir başkasına çaldırmak utanç duyulacak bir duygu iken, bir başka kabileden at çalmayı başaran kabile üyeleri kendi kabileleri tarafından büyük onurla anılırdı. Kabilenin yeni yetişen üyeleri başka kabilelerden at çalara hem kendilerini kabileye kabul ettirmek isterler hem de muhtemel bir savaşta kahramanlık göstererek saygınlıklarını artırmayı. Ateşli silahları ve kılıçları bilmeyen Amerikan yerlileri için savaş bir bilgelik ve sportif güç gösterisiydi. Aklı olan ve vücudunu iyi kullanan birey düşmanını bileğinin gücüyle alt ederdi. Ancak bu savaşların kimi zaman kan davasına dönüştüğü, beyazlar gelmeden çok önce kabileler arası savaşlarda büyük oranda yerlilerin öldüğü gözlenmiştir.

Kültürel olarak yerleşmeye elverişli olmayan bir yaşam sürdüren Amerikan yerlilerin kıtaya Bering Boğazı üzerinden Asya’dan geçtikleri kuvvetle muhtemeldir. Yerlilerin Asyalı toplumlarla olan kültürel paylaşımları ve etnik yakınlıkları bu teoriyi güçlendirmektedir. Yine de 60 ile 25 bin yıl önce gerçekleşmiş olması gereken böylesi bir insan hareketliliğini gösteren tarihi kayıtların yetersizliği ve Bering Boğazının coğrafi dengesizliği konuyu tartışmalı kılmaktadır. Yine de bugün ABD ve Kanada olarak bilenen Büyük Düzlükler ve Büyük Göller bölgelerinde yerleşen ilk halkların deri renkleri sonradan kıtayı istila edecek beyazlardan oldukça karaydı. Yerliler gelen bu ilk istilacı güce beyaz demekle yerden göğe kadar haklılardı.

Yerli kabilelerin sözel tarihinde çoğunlukla bir yaratılış destanıyla başlayan bu topraklarla illiyetleri binlerce yıllık bir maziye dayanmaktaydı. Kabile yaşamının temelinde ana olarak bizon bulunmaktaydı. Zaten asırlar sonra yerlileri ait oldukları topraktan söküp atmak isteyen istilacılar yerlilerin kültürel, ekonomik ve lojistik yaşamının her şeyi demek olan bizonları hedef alacaklardı. Dışarıdan bir gücün müdahalesi olmaksızın binlerce yıl bu topraklarda yaşayan yerliler insanlığın gelişimsel basamaklarını kültürlerinde derin izler bırakarak ilerler. Çağlar Eskidünya’daki gibi toplumların birbirlerinden kopuk gerçekleşmez. Yerliler aşağıda büyük nehirden (bugün Meksika körfezine dökülen ve Mississippi olarak bilenen Orta-Kuzey Amerika’yı baştanbaşa kat eden büyük suyolu) yukarıdaki büyük göllere kadarki bölgede arkeolojik çağları kabileden kabileye sözel bir gelenek ile aktararak gelişmiş ve konar göçer avcı toplayıcı toplum yaşamına ulaşmışlardı.

Missisippi nehrinin etrafında ilk köylerini ve tarım yerleşimlerini kuran bir kısım yerlilerin dışında büyük çoğunluk büyük düzlüklerin ve göllerin etrafında bizonlarla iç içe bir yaşam geliştirmişti. Yerliler Bizon’un sütünü içiyor, etini tüketiyor, kürkünü kullanıyor, kemiklerinden ev ve av eşyalarını yapıyordu. Amerikan yerlileri bizon varsa vardı, bizon yoksa onların da olmayacağı kesindi. Beyazların bunu anlaması için çok geçmeyecekti, ne yazık ki. Amerikan yerleri büyük Kuzey Amerika kıtasını yön adlarıyla anıyor, ortadaki büyük düzleri ise yalnızca büyük düzlükler olarak adlandırmayı yeğliyorlardı. Yerlilerin dini inancının temelini oluşturan ruhlar ata toprağını sahiplenemeyecek kadar büyük bir kutsiyet addediyordu. 


Coğrafi büyüklük nedeniyle, Orta Amerika yerlilerinden ayrık bir kültür geliştiren Kuzey Amerika yerlileri özellikle Mississipi, Kutup Altı Amerika ve Güney batı sahillerinde birikmiştiler. Büyük Ev İnsanları Ligi (Haudenosaunee) ise yerlilerin bilinen en eski siyasi birliği olduğunu düşünülmektedir. Temelini beş yerli kabilesinin oluşturduğu “Barış ve Güç Ligi” 16 yüzyıl civarlarında oluşmuştu. Mohawklar, Oneidalar, Onondagalar, Cayuga ve Senakalardan sonra 1722’de Ruscarora’ların da katılmasıyla tamamlanmış oluyordu. Kuzey Doğu Amerika’da yerleşen bu altı kabile uzun süren savaş dönemine böylelikle son verip siyasi bir birlik oluşturuyorlardı. Birliğin oluşmasında beyazlara karşı ortak hareket etmek güdüsü ana rolü aldığı unutulmamalıdır.

Kurulan bu ilk yerli siyasi birlik Amerikan Bağımsızlık Savaşında İngilizlerden yana savaşmaları tarihin acı bir cilvesi olsa gerek. Siyasal olarak bir araya gelen yerlilerin yerleşimcilere karşı yerleşen ana kıtayla birlikte hareket etmesi çok beklenen bir şey değildi. İngiliz siyasetinin kıvrak zekasına imrenmemek elde değil. Önce bir toprağı zorla ele geçir, sonra üzerindeki halkı hastalıklar, savaşlar ve kural tanımaz yöneticiler zoruyla katlet sonrada arta kalan bir avuç torununu kendi kolonilerinin bağımsızlık talebi karşısında silahlandır. Tahmin edilebileceği gibi Büyük Ev İnsanları Ligi, Amerikan Bağımsızlık savaşının İngilizlerinin mağlubiyetiyle bitmesi sonucu dağılmıştır.

Zaten henüz savaş sürerken, yada Amerika’nın İngiliz ve Fransızlar tarafından kolonileştirildiği zamanlarda yerlilerin Anglikanlaştırılmasına başlanmıştı. Bir yandan tanrı tarafından bu aşağılanmış inançsızları imana getirmek için görevlendirildiklerine inanan misyonerlerin baskıcı ve yıldırıcı faaliyetleri, bir yandan da kaybedilmiş bir savaşın mağlupları olarak zorla yerleşik hayata geçirilmeye çalıştırılmaları meyvelerini vermektedir. Yerliler kendilerine uygun Hristiyan isimlerini İncil’den seçmeye zorlanmış; gökyüzü, yeryüzü ve ruhlar yerine pazar günleri haça gerili bir heykelciğe iman etmeleri sağlanmıştır. Koloniciler bir yandan yerlilerin Büyük Düzlüklerindeki sahipsiz arazileri çitlerle paylaşıyor, bir yandan bir işe yaramayan başıboş bizonları avlıyorlardı.

Hâlbuki önceleri Koloni valileri ardından ise ABD Valileri aracılığı ile teşvik edilen bu vahşi yerleşim ve ilerlemenin temel gayesi beyazlarının dilini öğrenmeye başlayan yerlilerin en az beyazlar kadar haklarına sahip çıkmalarından korkulmasıydı. Yerliler mülkiyete inanmıyordu. Onların kişisel servetleri, özel eşyalara ve kendilerine ait toprakları bulunmuyordu. Toprak doğa ananındı. Kabile reisinin önderliğinde çıkılan avlar dışında “o da sadece karnını doyurmak amacıyla yapılırdı, zevk için hayvan öldürmek tamamıyla beyaz bir düşünceydi” bizonlarına saygı duyarlardı. Bizon kafası şekli verilen totemlerini göçebe köylerinde bulundururlar, saygılarını ifade ederlerdi. Toprakların beyazlar tarafından çevrilmesini şaşkınlıkla izlediler. Daha önce uçsuz bucaksız görülen bu düzlükleri paylaşmak hiç akıllarına gelmemişti(!)

Beyazların ilerlemesi asla durmadı, düzlüklerdeki son kara parçası parsellene, doğa ananın koynunda yaşayan bizonlar avlanana kadar durmadılar. Koloni mensuplarının hangisinin açgözlülükle hareket ettiğini, hangisinin ise sadece emirleri takip ettiğini bugün söyleyemeyiz. Gereksiz de zaten böyle bir ayrım. Sonuçta beyazlar; yerlileri, yerlilerin yaşam kaynağı olan bizonları ve o bizonların dolaştığı büyük düzlükleri katletti. Amerikan yerlilerinin dilleri, dinleri, gelenekleri ve kültürleri yok edilmeye çalışıldı. Beyazların yerlilere karşı ilk günahı belki de getirdikleri bulaşıcı hastalıklardı. Ne yazık ki bunu yaptıklarının farkında bile değillerdi. Avrupa’nın pislik içinde büyüyen lanet şehirlerinden grip, çiçek ve veba gibi kitlesel ölümlerle sonuçlanan hastalıkları yenidünyaya taşıdılar.

Medeni(!)leştirilen Yerli Bireyler 
Bilinçsizce getirdikleri ölümcül hastalıklarla yetinmediler. Yerlerinden yurtlarından ettikleri kabilelerin binlerce yılda ulaştıkları doğal sınırların bozulmasına neden oldular. Beyazlar, batıya ilerledikçe ötelenen kabileler birbirleriyle mücadeleye girdi. Bu mücadele çoğu zaman gözünü toprak bürüyen beyaz liderler tarafından manipüle edildi. Belirli kabileler silahlandırılıp, diğer kabilelere karşı kışkırtıldı. Kabileler, beyazları bırakıp birbirleriyle mücadeleye başladı. Sonuç yine kabilelerin aleyhine sonuçlandı. Hastalıklar, ayrımcı yerleşim politikaları, misyonerlik faaliyetleri, sosyo-ekonomik baskılar, siyasal yaptırımlar ve en sonunda kabileler küçük kasabalara sıkıştırıldılar. Kiliselere bağlandılar ve inançlı birer Hristiyan olmaya zorlandılar. İlk dünya savaşına kadar sorunlarına yanıt bulamadılar. Sistematik bir soykırımla baş başa bırakıldılar.

Öte yandan beyaz yerleşimi kıtada büyük değişimlere sebep olmaya başladı. On sekizinci yüzyıldan sonra artık gözle görülebilen melez bir kültürel çevre yaratılmıştı. Kıtanın doğal özellikleriyle uygun kendisine has yapısına Avrupa’dan taşınan hayvanlar, bitkiler, yaşam alışkanlıkları, kültürel öğeler ve ekonomiler enjekte edildi. Kolonici yaklaşım hem yenidünyanın özelliklerini hem de eskidünyanın özelliklerini kombine etmeyi başarmıştı. Amerika’ya özgü yeni bir yaşam biçimi, doğal olmayan yollarla, yerlilere uygulanan soykırım ve sonradan işgücü için getirilen Afrikalılara uygulanan eziyetlerle birlikte doğmaya başlamıştı. Bu değişimin sonuçları elbette kolay olmadı. Sonuçları kadar süregiden süreç de sancılı ve acılı yaşandı. Birçok çatışma gözlendi.

Beyazların silahlı gücüne rağmen kimi zaman yerlilerin büyük savaşları da büyük cesaretle kotardıkları olmuştu. Kimi zaman kutup altı Amerika’da İngilizlere karşı egemenlik iddiası sürdüren Fransızlardan kimi zaman ise bağımsızlık isteyen kolonicilere karşı kraldan yanan çıkan İngilizlerden silahlanmışlar ve beyaz zulmüyle dövüşmüşlerdir. Kabile ismi Pometacom yada Metacomet olan ve bir büyük şefin olarak gururlu bir geçmişe sahip yerli yerliler ile beyazlar arasındaki en büyük savaşı 1675 ile 1678 arasında, bugün adı New England olarak bilinen topraklarda, vermişti. Metacomet büyük bir beyaz yıkımı gerçekleştirmiş, koloninin birçok kenti yağmalamıştı. Yıkımın ardından ilk kez koloniciler ana vatana danışmadan bir araya gelerek ilk birleşik Amerikan gücünü yerlilere karşı kullanmışlardı.

 Savaşın nedeni esas olarak yine beyazların saldırgan yerleşim harekâtıydı. Yerli halkların yaşam alanlarına, geleneklerine ve kültürlerine saygısızca büyüyen beyaz yerleşimleri en sonunda yükselen gerilimi alevlendirmiş ve beyazlarının dilini dahi öğrenmiş Wampanoag yerlileri saldırıya geçmiştir. Massasoit, Sassacus, Unca ve Ninnigret gibi büyük kabile önderlerin beyaz yerleşimcilerle yürüttükleri sayısız müzakereye rağmen kolonilerin akımı dinmemiş ve en sonunda savaş patlak vermiştir. Metacomet’in ölmesine kadar savaş artan ve azalan oranlarda aralıklarla devam etmiş ve sonuçta 600 beyaza karşılık 3.000 yerli hayatını kaybetmiştir. Savaş sonucunda bir sonuç elde edilememiş ve beyaz yerleşimleri artarak devam etmiştir.

Metacomet’in New England’da verdiği mücadelenin bir benzeri, aralıklarla olsa da 1609 ile 1677 yılları arasında Virginia’da da Powhatan kabilesi tarafından verilmişti. Ancak bu kez yerliler savaşları sonucunda bir barış antlaşması elde edebilmişlerdi. Dönemin İngiliz Kralı 2. Charles ile Powhatan kabilesi arasından gerçekleştiriliyordu. Maddeleri oldukça ilginç olan bu antlaşmaya göre yerliler Kral’a itaat edecekler ama arazilerine sahip olmaya ve balıkçılık yapma hakkını korumaya devam edeceklerdi. Siyasal ve entelektüel derinlikten uzak bu ikiyüzlü antlaşma açıkça bir şey gösteriyordu. Savaş galibi kim olursa olsun antlaşma masada imzalanıyordu ve bu işte İngilizlerin üstüne yoktu. Yerlilerin balıkçılık yapmak ve arazilerine sahip çıkmak gibi basit amaçlarından başka bir şeyleri yoktu. Ancak İngilizler diplomatik dilleri ve akıl almaz ileri görüşlülükleri ile tarihi bir fırsatı yerlilerin elinden çekip almayı yine bilmişlerdi.

İngilizlerin bu sözüm ona kurnaz ayak oyunlarına rağmen Amerika’da işler, İngiltere’de olduğundan farklı yürümeye başlamıştı. İster istemez bir noktadan sonra halklar arasında etkileşim sağlandı. Dillerinden ve dinlerinden zorla koparılan yerliler beyazlara büyük düzlüklerde atalarının sahip olduğu özgürlüğü ve bağımsızlığı anlattı. Yaşamın, politikadan ve salon sporlarından çok daha fazlası olduğunu insanoğlu Amerika’da anladı. Yerliler; insanlığa özgürlüğü, atları ve büyük düzlüklerin boşluk hissini hediye etti. Yerlilerin ilk siyasi birliği olan Büyük Ev İnsanları Ligi’ndeki kabileler arası yönetimsel ilkeler daha sonra ABD’nin eyaletler arası ilişkilerine temel oluştur. Yine de bu bahsetmeye çalıştığım etkileşim Amerikan Devriminden sonra yerini daha baskıcı bir rejime bırakır. Federasyon büyümek ve genişlemek için yine gözünü yerli topraklarına dikmiştir.

Büyük Ev İnsanları Ligi
Amerikan Devrimi sırasında Amerikalı Koloni güçleri bir yandan İngiliz Kraliyetinin yenidünya üzerindeki askerleriyle çarpışırken, bir yandan da İngilizlerle yer yer işbirliğine giden yerlilerle savaşmıştır. Savaş bütün vahşetiyle yerlilerin üzerinden geçer. Zaten giderek azalan yaşam alanları koloni güçleri tarafından ele geçirilir, sürgün ve kürek cezaları uygulanır. İdamlar gerçekleştirilir. İngiltere’den destek güç gelesiye kadar kraliyet yanlıları, Amerikalılar karşısında oldukça zorlanmıştır. İngilizler özellikle yerlilerin araziyi tanımasından ve iz sürme yeteneklerinden faydalanırlar. Ancak yerlilerin kendilerini koruması mümkün olmamıştır. Son kraliyet birliği de İngiltere’ye döndüğünde, hayatta kalabilen yerliler yine bu topraklarda Amerikalılarla yaşamaya devam etmişlerdir. 1783 yılında İngilizler geri çekilmelerinin ardından Amerikalılar ile barış antlaşmasını Paris’de imzaladıklarında, müttefikleri olan yerlilere ait toprakları da Amerikalılara vermişlerdi. Yerliler bir kez daha aldatılmıştı.

İlk ABD Başkanı George Washington, büyük bir generaldi. Askeri dehası yanında bir devlet adamı olarak da insanlık tarihine katkısı tartışmasızdır. Ancak yine de o dahi Amerikan yerlilerinin ehlileştirilmesi gereken yaratıklar olduğunu düşünüyordu. ABD’nin ilk kurumsal yapılarının hayata geçirilmesinden bu yanan yerliler Hristiyanlaştırma, medenileştirme, insanlaştırma politikaları ile yüz yüze bırakılmıştı. Her ne kadar George Washington, yerli arazilerinin satın alınmasını öngörmüş olsa da bu hiçbir zaman gerçekleşmedi. Yerli arazileri beyazlar tarafından hunharca peşkeş çekildi. Yine George Washington’un siyasi olarak öngördüğü yerlilerin vatandaşlık hakları hiçbir zaman tam anlamıyla teslim edilmedi. Hristiyan olmayan, kendisine düzgün bir Hristiyan ismi almayan, beyazlar gibi giyinip, İngilizce konuşmayan yerliler ne vatandaş ne de insan olarak tanınmadı.


Yerlilerin beyazlara karşı mücadelesi iki yüz yıl daha devam etti. 18. Yüzyılın sonlarından 20. Yüzyılın başlarına kadar sürekli olarak düşük yoğunluklu bir savaş hali süregeldiyse de bu asla beyazlar tarafından tartışılmadı. Yerli sorunları ancak yerlilerin silahlı başkaldırılarına kadar göz ardı edildi. Ayaklanma baş gösterdiğinde ise silahlı mücadele ile beyazlar yeniden “düzeni” sağladıktan sonra yerlilerin haklarını çiğnemeye devam ettiler. 19. Yüzyılın ilk çeyreğin patlak veren Meksika Savaşı da yerlilerin hak arama algılarını köreltti. Beyazlar, kıta üzerindeki egemenlik haklarını, yerlilerin yaşam haklarından daha üstün görmeye başladılar. Meksika Savaşını desteklemek için kıtadaki beyaz egemenliğinin beyazların aşikâr kaderi olarak nitelediler.

19. Yüzyılın ikinci yarısında patlak veren Amerikan İç Savaşında yerliler Konfederasyon yanlıları ile birlikte oldular. Savaşın çıkma nedeni eyaletler arasından kızışan köleliğin kaldırılma tartışmasıydı. Güney eyaletleri, ki büyük çoğunluğu yerlilerin yaşadığı yerlerdi, köleliğin sürdürülmesinden yana taraf iken kuzey eyaletler köleliğin kaldırılmasını istiyordu. Eyalet anayasalarında belirlenen bu konunun ulusal boyutta tartışılmasının nedeni ise köleciliğin doğurduğu ekonomik girdi sorunlarıydı. Ticarette büyük fark yaratan girdi maliyetlerinden işgücünü kölelerden karşılayan güneyliler kuzeylilerin katlanmak zorunda oldukları ücret maliyetlerini sıfırda tutuyorlardı. Yerliler, Afrika’dan getirilen siyahlarla beyazların sayesinde tanıştılar. Yerlilerin siyahlara bakışı, beyazlar üzerinden şekilleniyordu. Ancak yine bazı yerli kabilelerin kuzeydeki federasyon birlikleriyle savaştığı da gözlenmişti.

Bir yandan da yine aynı yüzyılın başından bu yanan yerliler Amerikan vatandaşlığına adım atmaya başlamıştı. Elbette bu gönüllü bir adım olarak yorumlanmamalıdır. Zira yüzlerce yıl süren bir soykırım, savaş ve direncin ardından gelen bu vatandaşlık hareketi, boyun eğilmek zorunda kalınan acı bir kaderden başka bir şey değildir. Çaroki’ler bir ulus olarak vatandaşlığı geçen ilk Amerikan yerlileridir. Yerlilerin vatandaşlığa geçişleri bir yandan bir barış antlaşmasını müteakiben yenilen yerlilere dayatılıyor bir yandan da Amerikan Senatosundan geçecek bir yasayla belirli şartlara bağlanıyordu. Yüzlercesi bulunan bu vatandaşlığa kabul yasalarının tipik özelliği konargöçerliği bırakma ve yerleşik hayata geçmenin mutlaka bulunmasıydı. Çarokilerden sonra, Şiyanlar (cheyenee), Choctawlar, Komançiler, Irokiler, Muscogiler ABD vatandaşlığına geçti. Yaslarla kısıtlanmış bir vatandaşlığa, elbette. 1871’de ise artık ABD kongresi yerli ulusların tek tek kongrede vatandaşlığa katılımının oylanmasını yasakladı. Artık dileyen yerliler, ulus değil birey olarak vatandaşlığa geçecekti. Bu pazarlıkların ve yerlilerin yerleşmek için özerk yasal statüler talep etmesinin önüne geçmek için yapılmıştı.


En son olarak 1924 tarihli Yerli Vatandaşlık Yasası ile vatandaş olmayan bütün yerliler, bu yönde bir talepleri olup olmadığına bakılmaksızın Amerikan Vatandaşı ilan edildi. Bu yasadan önce Amerikan yerlilerinin en az yüzde otuzunun henüz vatandaşlığa geçmediği düşünülmektedir. Bu yasa ile birlikte yerlilere oy kullanabilme, evlenebilme ve mülkiyet edinebilme gibi neredeyse beyazların iki yüzyıldır kullandığı anayasal haklar verilmiş oldu. Yerliler en sonunda kendi toprakları üzerinde kurulan işgalci bir devletin ferdi yapılmışlardı. Beyazların devletine yerlilerin girmesiyle, yerliler askerlik hizmetinde bulunmaya da başladılar, Avrupalıların dünya savaşlarına binlerce yerli asker katıldığı bir gerçektir. Amerikan yerlilerinin bundan sonraki öyküsü vatandaşlık haklarının güçlendirilmesi, yerli ulusları olarak azınlık haklarının elde edilmesi ve kendilerine ayrılan yerleşim bölgelerindeki yönetimsel özerkliklerinin tanıması amacıyla yürütülen daha sivil çalışmalardı.

Altmışlarda güçlenen gençlik hareketi yerliler arasında da kendisini hissettirir. Özgürlük ateşi Amerikan yerlilerinin zaten unutmadığı bir duygudur. Gençler taleplerinin anayasal kurumlar nezdinde dile getirir. Birçok yasa çıkarılır ve hükümetlerin yerlilerle ilişkilerinde muhatap olma yetkisi verilir. Yerel, bölgesel ve ulusal komitelerin çalışmaları, sivil haklar düzleminde ele alınır. Beyazların kendi içindeki tartışmalardan ve yerlilere karşı yürütülen asimilasyonun toplumsal olarak sol ve demokrat çevreler tarafından ifade edilmeye başlamasıyla yerli hakları gündeme gelir. Bir çok yerli özerk bölgeleri kurulur. Yerlilerin sivil organizasyonları yasal ve anayasal statüler kazanır. Altmışlar hareketinden en kazançlı çıkanlar toplum içinde en zayıf olanlardır. Yerliler ve siyahlar, insan hakları mücadelesinde başı çekerler. Talepleri büyük ölçüde yerine getirilir. Beyazlar günah çıkarmaktadır.

NCAI Başkanı Jeferson Keel
Bugün ABD’de, Amerikan Yerlileri Ulusal Kongresi (NCAI) verilerine göre, federal yasalarca tanımış 556 yerli ulus bulunmaktadır. Yerliler, ABD toprakları üzerinde tanınmayan, tarihte hiç var olmamış ve adını konulmamış bir hayali devlet, cemiyet yada milliyet gibidir. ABD Anayasasının ilk maddesiyle ABD hükümetinin yabancı hükümetler, federal devletler ve yerli kabileler ile ilişki kurmakla görevlendirildiği yazmaktadır. Yani yerliler kendileriyle ilişkiye geçilen, dış bir yönetim erki gibi anayasal olarak tanınmaktadır. Ancak yerlilerin vatandaşlık hakları bulunmaktadır yine de yerlilerin günümüzdeki en büyük örgütü olan Amerikan Yerlileri Ulusal Kongresi Washington’da büyükelçilik olarak temsil edilmektedir. Amerikan yerlileri artık, özerk yönetimler olarak yasal oluşumlardır.

Her bir kabile ayrı bir ulus olarak kendisini tanımlamaktadır. Zaten dilleri ve inançları da farklılar göstermektedir. Yine de bütün bir Amerikan yerlileri ulusundan çok, Amerikan yerli halklarından söz edilebilir. Her bir kabile, bulunduğu çevrede kendisine ait yerleşim bölgesi sınırları içinde özerktir. Bu özerklik yasama, yargı ve adli erkleri de içermekle birlikte, çoğunlukla federal kurumların yetki alanları dışında tutulmamıştır. Yerli özerk komitelerini, Amerikan idari yönetimi içindeki federatif eyaletler içindeki özerk yönetim alanları olarak düşünmek gerekmektedir. Zaten tarihsel olarak uluslaşmayan bu toplum bugünde bizim bildiğim anlam kendilerini bayrak, marş yada devlet ile temsil eden ulus değillerdir. Ancak yine de NCAI Başkanlık olarak, kendisini “Amerikan Yerlilerini Devleti” olarak tanımlamaktadır. Yerli topraklarında ABD’nin federal hükümetinin vergi hakkı saklı iken, eyaletin veri koyma hakkı bulunmamaktadır. Yerliler kendi özerk mali ve idari rejimlerinde eyaletlerden bağımsızdırlar. 

Yararlanılan Kaynaklar:
  1. Roland Wright, Çalıntı Kıtalar - Amerika'da Fetih ve Direniş, 2009
  2. http://www.ncai.org/about-ncai/state-of-indian-nations
  3. http://en.wikipedia.org/wiki/History_of_Native_Americans_in_the_United_States

9 Temmuz 2019 Salı

1200 Yıl Önce Kuzey Amerika’da Liderlik Anne Soyundan Geçiyordu





1200 Yıl Önce Kuzey Amerika’da Liderlik

 Anne Soyundan Geçiyordu

Yeni bir araştırma, Kristof Kolomb’un Yeni Dünya’ya gelmesinden yüzlerce yıl önce, New Mexico’daki Pueblo uygarlığındaki liderliğin anne soyuyla devam ettiğini ortaya koyuyor.


New Mexico’daki Chaco Kanyonu’nun kuzey kenarından Pueblo Bonito yerleşimi. F: Douglas Kennett/Penn State University
Liderlerin kim olduğunu, hatta toplumların bir lidere sahip olup olmadıklarını arkeolojik kalıntılardan öğrenmek oldukça zor bir iş. Fakat arkeologlardan ve biyolojik antropologlardan oluşan bir ekip, radyokarbon tarihleme ile antik DNA’yı kullanarak New Mexico’daki Pueblo Bonito’yu 300 yıldan fazla bir süre boyunca muhtemelen anasoylu bir hanedanın yönettiğini ortaya çıkardı.
Penn State Üniversitesi antropoloji bölümü profesörü ve başkanı Douglas J. Kennett, “Karşımızda devlet düzeyinde bir toplum olduğunu söylemiyoruz, ama şimdilik eşitlikçi olduğunu da söyleyemeyiz.” diyor.
Arkeologlar Chaco Fenomeni’nin, yöneticisi olmayan eşitlikçi bir toplumdan tam anlamıyla devlet düzeyinde bir topluma ya da krallığa kadar her şey olabileceğini söylüyorlardı. Araştırmacılar artık Chaco Kanyonu’nun lidersiz bir insan topluluğundan ziyade, liderliğin anne soyundan veraset yoluyla geçtiği hiyerarşik bir toplum olduğunu düşünüyorlar.
Tarihöncesi arkeolojik kalıntılarda yüksek statüyü işaret eden şeyler genellikle mezarlarda bulunan statü belirteci hediyeler oluyor. Güneybatı boyunca, birçok insan konutların dışında, çok az malzemeyle gömüldüğü için yapıların içinde usulüne uygun mezarlar bulmak zor. Fakat 1890’larda Chaco Kanyonu’nda yürütülen ve Amerikan Doğa Tarihi Müzesi tarafından finansal açıdan desteklenen kazı çalışmalarında, Pueblo Bonito’da 800-1130 yılları arasına tarihlenen, 14 mezara sahip, 33 numaralı bir oda bulundu.
Pueblo Bonito’nun 33 numaralı odasında bulunan turkuaz ve kabuktan eserler. F: Roderick Mickens ©American Museum of Natural History
Amerikan Doğa Tarihi Müzesi’nin Antropoloji Bölümü’nden Adam Watson şöyle diyor: “Öbür dünyada gördükleri muamelelere bakarak onların toplumda saygı görmüş bireyler olduklarını uzun süre önce anlamıştık – Chacoluların çoğu binaların dışına gömülür ve yanlarına büyük miktarda eşya almazdı. Ama önceden tam olarak ne tür bir ilişkileri olduğu konusunda yalnızca kısıtlı yorumlar yapabiliyorduk.”
Araştırmacılar, Nature Communications dergisinin 21 Şubat tarihli sayısında 1.9’a 1.9 metre boyutlarındaki odanın “bu yeni doğan topluluğun yüksek statülü bir üyesi ve nihayetinde soyundan gelecek kişiler için özel olarak inşa edildiğini” belirtiyor. İlk mezarlık 40 yaşlarında başına aldığı ölümcül bir darbeyle ölen bir erkeğe ait. Adam, 11,000’den fazla turkuaz boncuk, 3,300 kabuktan yapılmış boncuk, istiridye kabuğu ve Pasifik Okyanusu ile New Mexico’nun merkezinden çok uzakta olan California Körfezi’nden çıkan bir tür kabuklu deniz hayvanından yapılan müzik aleti gibi diğer eserle birlikte gömülmüş. Mezar, Güneybatı Amerika’da şimdiye kadar bulunan en zengin buluntulu mezar olma özelliğini gösteriyor.
Aynı mezara çatlak bir kalas döşenmiş ve üstüne başka biri gömülmüş. Daha da yukarı çıkıldıkça, 300 yıllık bir süre boyunca mezarın 12 kişiye ev sahipliği yaptığı görülüyor.
Kennett”Bu mezarların radyokarbon tarihlemesini yapmak için ilk olarak Virginia Üniversitesi Arkeoloji Bölümü’nden Steve Plog’la çalıştık. Çalışmanın sonunda bütün bireylerin 300 yıllık bir döneme tarihlendiğini bulduk. Sonra asıl soru ortaya çıktı, akrabalık bağları var mıydı?” diyor.

Elit mezarına gömülmüş bireyler için ilişkileri gösteren bir soy ağacı. Anne soyu kırmızı ile, Anneanne-torun ilişkisi ve anne-kız ilişkisi mavi ile gösterilmiştir. F: T. Harper; Kennet et al. Nature Communications

Anneler ve kızları

Kennett ve Plog Penn State Üniversitesi’nde antropoloji ve biyoloji dallarında Yrd. Doç. Dr. George Perry ve antropoloji yüksek lisans öğrencisi Richard George ile bir araya gelip bireylerin mitokondriyal genomlarını inceledi.
Sonuçlar geldiğinde araştırmacılar bütün bireylerin aynı mitokondriyal genom dizilişini paylaştığını gördü. Mitokondriyal DNA (mtDNA) yalnızca bireyin annesinden geçtiği için eşleşen mtDNA bütün bireylerin aynı zamanda hem aynı aileden olduğunu, hem de verasetin anasoylu olduğunu ortaya koydu.
“Önce bir tür kirlenme problemi yüzünden böyle bir sonuçla karşılaşmış olabileceğimizi düşündük,” diyor Kennett. “Herhangi bir kirlenme var mı diye kontrol ettiğimizde hiçbir bulguya rastlamadık ve David Reich da Harvard Tıp Fakültesi’ndeki laboratuvarında sonuçlarımızı bir kez daha doğruladı.”
Genetik profesörü Reich’la birlikte çalışan araştırmacılar, bireyler arasındaki ilişkilerin detaylarını saptamaya çalıştı.
“Nükleer genomdan alınan DNA dizilerini radyokarbon tarihlerle birleştirdiğimizde bir anne-kız çiftinin ve büyükanne-torun ilişkisinin kimliklerini belirleyebildik.” diyor Kennett.
Plog, “İlk defa bir akraba grubunun Pueblo Bonito’yu 300’den fazla yıl boyunca kontrol altında tuttuğunu söyleyebiliyoruz. Antik Güneybatı’daki toplumsal hiyerarşinin en güzel kanıtını elimizde tutuyoruz.”


Penn State University. 21 Şubat 2017.
Makale: Kennett, D. J., Plog, S., George, R. J., Culleton, B. J., Watson, A. S., Skoglund, P., … & LeBlanc, S. A. (2017). Archaeogenomic evidence reveals prehistoric matrilineal dynasty. Nature Communications, 8, 14115.