20 Ocak 2020 Pazartesi

İnsanlar 700.000 Yıl Önce Filipinlerdeydi




İnsanlar 700.000 Yıl Önce Filipinlerdeydi

Bulunan çok sayıdaki taş alet ve kasaplık izleri taşıyan gergedan kemikleri, insanların Filipinlerdeki varlığını 700.000 yıl öncesine çekti.
Homo erectus canlandırması. C: Xavier Rossi/Gamma-Rapho via Getty Images
2007 yılında Callao Mağarasında bulunan ve Callao Adamı olarak adlandırılan Homo Sapiens ayak kemiği ile birlikte, insanların Filipinlerde ilk olarak 67.000 yıl öncesinde yaşadığı düşünülüyordu.
Ancak şimdi bu sayının yaklaşık 11 kat daha fazla olması gerektiği anlaşıldı. Çünkü uluslararası bir araştırma ekibi, ilk insanların Filipinler’de en az 709.000 yıl önce bulunduğuna dair güçlü kanıtlar ortaya koydular. Nature dergisinde yayımlanan araştırmaya göre, 57 tane taş alet ve kasaplık işlemleriyle eklem yerlerinden ayrılmış bir gergedanın iskeleti bulundu.
Araştırmanın başyazarı Thomas Ingicco, “Şu anda yanıtlanması gereken iki soru var: Bu taş aletleri yapan ve gergedanı kesen kimlerdi? Diğer bir soru ise, taş alet üreticilerinin ve gergedanın Filipinler’in bu pastoral bir bölümüne nasıl yayıldıkları.”
Yeni araştırma birçok ipucu sağlıyor.
İlk olarak, eserlerin ve içerisinde geyiklerin, dev kertenkelelerin, tatlı su kaplumbağalarının ve stegedonların da (fillere ve mamutlara benzer soyu tükenmiş bir tür) bulunduğu hayvanlar, Filipinler’in Luzon adasının kuzeyinde yer alan Cayagan Vadisi’nde bulunmuştu.
Ingicco, “700.000 yıl öncesinde Homo erectus, Asya kıtasının her tarafında bulunuyordu. Çin’de ve Endonezya’daki Java’da fosiller bulunmuştur. Bunların bazıları Kalinga’dan oldukça eski, mesela en eskisi 1.8 milyon yıl öncesine tarihleniyor.” diyor.
Bu nedenle Kalinga’daki alet üreticileri Homo Erectus olmalıydı ve bu insanlar Filipinler’e olası 4 farklı yoldan gitmiş olmalıydı. İlki kuzey yolu, Tayvan üzerinden Çin’den gidilir. Diğeri güney yolu ve Sangihe adaları üzerinden Sulawesi’den  gidilir. Üçüncüsü Güneybatı yolu ve Sulu Takımadaları üzerinden Borneo’dan gidilir. Dördüncüsü ise Kuzeybatı yolu ve Palawan adası üzerinden Borneo’dan gidilir.
Bu yolculuklar belki de bilinçli değildi.
Üzerinde kasaplık işlemleri yapılmış 700.000 yıllık gergedan kalıntısı. C: University of Wollongong
“Adalara kurulan koloniler, mesela tayfun sırasında sahilden koparak yüzen mangrov ağaçları gibi doğal sandalların sayesinde gerçekleşmiş olabilir. Bu tayfunlar sırasında yüzen çok sayıda birleşik nesne (yüzen adalar denilebilir) sayesinde hayvanlar ve hominidler (erken insanlar) adalara gelmiş olmalıydı. Bu tür doğal sallar tarihsel dönemler içinde oldukça iyi belgelendi ve bunlar Luzon Adasının Orta Pleistosen döneminde hominidler tarafından kolonileştirilmesini muhtemel hale getirmişti.”
Bu yüzen adalar arkeolojik olarak kaydedilemez ama o dönem için bir tür deniz aracı olabilir.
Bilim insanları Kalingalı alet üreticilerinin kendi teknelerini, sallarını ya da diğer su ulaşım araçlarını inşa ettiklerini göz ardı edemez. Mesafe o dönem insanlarının yüzmesi için çok uzaktı, bu yüzden bilim insanları en azından bu fikri reddedebilir.
Ingicco, “Eğer bu homininler bir çeşit su aracı inşa edebildiyse, o zaman bu gerçekten olağanüstü bir keşif olurdu.” diyor.
Araştırmacılar ayrıca Kalingalıların, Hobbit İnsanlar olarak da bilinen Homo floresiensis olma ihtimallerini göz ardı edemiyor. Hobbit ismi onların küçük bedenlere sahip olmasından ve Yüzüklerin Efendisi filmi yayınladığı sırada bu türün bulunmasından ötürü verilmişti. Homo floresiensis kalıntılarının bulunduğu Flores adası, Filipinler’in hemen güneyinde yer alıyor.
Tam tersine, Kalingalılar nihayetinde Flores adalarına inmiş olmalıydı ve Homo Florensiensis’ler onlardan türemiş olmalıydı.
Ingicco, ‘’Luzon Adası da tıpkı Flores adası gibi, nadir bir evrimsel cüceleşme bölgesi olmuş olabilir.” diyor.
Homo floresiensis ve diğer erken insanlar üzerinde çalışan Colorado Üniversitesi’nden Caley Orr, “Bir grup Homo erectus Flores adasında sahile vurdu ve zamanla cüceleştiler. Bu, kimi zamanda bazı büyük hayvanların küçük ada koşullarına adapte olup küçülmesine benziyor.” diyor.
Orr, “Homo floresiensislerin muhtemelen en az 13.000 yıl önce soyu tükendi. Bu genel insanlık tarihi açısından nispeten yeni sayılır.” diyor.
Ignicco ve meslektaşları, tamamen farklı ve henüz bilinmeyen bir insan türünün, Kalinga aletlerini yapmış olabileceğini ve Filipinler’e ilk yerleşen kişiler olabileceğini söylüyor. Fakat bulunan taş aletler bu konuya ışık tutmuyor.
Çakıl taşlarından yapılmış aletler yapım açısından basitti ancak bir altlık üzerinde vurularak yontulmuştu.
Ignicco, “Altlık teknolojisi aslında dünyanın birçok farklı yerinde bulundu ve taşların yontulması çok zor olduğu durumlarda kullanıldı. Mesela bu teknoloji 1,1 milyon yıl önce Fransa’da kuvars taşları yontmak için kullanıldı.” diyor.
Kalinga’da kazılan bir alanda kalan diğer tüm çakıl taşlarından 5 kat daha büyük çakıl taşı da bulundu. Araştırmacılar bu taşın buraya doğal bir taşıma yoluyla gelmediğini düşünüyorlar. Bu taş buraya altlık teknolojisini kullanan veya gergedanlar üzerinde kasaplık izleri bırakan insanlar tarafından kasıtlı olarak getirilmiş olmalıydı.
Buradaki gergedan ile (Rhinoceros philippinensis) ziyafet çekilmişe benziyor. Kesim izleri ise etin kemikten sıyrıldığını ve hayvanın iliğine erişmek için kemiklerin parçalandığını ortaya koyuyor. İlginç olarak, gergedanın kalıntılarının yüzde 75’i kazı sırasında bulunabildi.
Tarih öncesindeki göçmenler, genellikle basit bir kurala bağlı gibi görünüyordu: et veya balıkları takip etmek. Kanıtlar, erken insanların karadaki hayvan göçlerini izlediklerini ve bu durumun onları yeni bölgelere yönlendirdiğini gösteriyor.
Örneğin, Amerika’nın yerleşimi sırasında ilk Amerikalıların bir kısmının, kuzeyden güneye doğru sahil şeridini ve deniz mahsulleri bakımından zengin kelp ormanlarını takip ederek Yeni Dünya’yı kolonileştirdiğini iddia ediliyor. (Kelp hipotezi)
Kalinga buluntuları ile Callao Adamı’nın yaşamı arasında büyük bir zaman farkı olduğu için, araştırmacılar ikisinin birbiri ile ilişkili olup olmadığı konusunda emin değiller. Araştırmacılar arkeolojik tabakanın üstünde ve altında bulunan kuvars taneleri analiz etmek için kullanılan elektron spin rezonansı dâhil olmak üzere 3 farklı yöntem kullandılar ve yöntemler buluntuların 709.000 yıldan daha yaşlı olabileceğini gösterdi.
Kalinga alet üreticileri ve Callao Adamı tarafından temsil edilen nüfus Filipinlerde kaldıysa ve yeni nesiller ürettiyse bugünkü Filipin kökenli insanlar bu grupların biri ya da her ikisi ile ilişkili olabilir. Her iki durumda da, yeni buluntular adaların zaten zengin tarihine önemli ölçüde katkıda bulunuyor.
Ignicco’nun dediği gibi, bu heyecan verici araştırmalar, Filipinler’de gerçekleşecek yoğun araştırmaların kıvılcımı oldu.

Seeker. 2 Mayıs 2018.


Makale: Ingicco, T., Bergh, G. D., Jago-On, C., Bahain, J. J., Chacón, M. G., Amano, N., … & Pereira, A. (2018). Earliest known hominin activity in the Philippines by 709 thousand years ago. Nature, 557(7704), 233.

Bilim İnsanları Yeni Türleri Nasıl Tanımlıyor?





Bilim İnsanları Yeni Türleri Nasıl Tanımlıyor?

Eğer bilim insanları onun ne olduğunu görmeye hazır değilse, bulunan en dikkat çekici fosil bile bir şey ifade etmez.
Neandertaller ve Homo Sapiens arasındaki farklar ne kadar aşikar görünse de bilim insanları insan türünün başka bir türden evrimleştiği fikrine her zaman açık değildi. C: Allan Henderson/Flickr
Başlangıçta, bilim insanları bir kafatasını insan olarak tanımladı. Fakat burada ilginç bir şey söz konusuydu: Büyük boşluklu göz çukurları, şişkince olan kaş çıkıntısının aşağısında yer alıyordu ve kaşların çatı kısmı ise daha dikdörtgenimsiydi ve insana göre daha az yuvarlaktı. Gerçi Teğmen Edmund Flint kafatasını Cebelitarık Bilim Topluluğu’na sunduğunda grup tarafından kaydedilen tek şey “insan kafatası” olarak adlandırılan şeyin nerede olduğuydu: Forbes Ocağı’nda. Bu 1848’de olmuştu, yani Charles Darwin’in Türlerin Kökeni’nde yeni türlerin –insanların dahi diğer türlerden evrimleşmiş olabileceğini iddia etmesinden de 10 yıldan daha öncesinde.
Bu dönemin bir kurbanı olan Cebelitarık kafatası, bilim insanlarının bize ait türlerden farklı diğer insansı türlerin var olabildiğini düşünmelerinden de önce keşfedilmişti. Fakat fosil aslında şu ana kadar bulunmuş ilk yetişkin Neandertal kafatasıydı ve sonraki yaşamının ilk 16 yılını bir depoda saklanmış olarak geçirdi. Eğer araştırmacılar onun önemini daha önce anlamış olsalardı belki de Neandertalleri ‘Neandertaller’ olarak adlandırmazdık- ‘Cebelitarıklılar’ ve ya ‘ Cebelitarikiler’ olarak anılırlardı.
Bugün, bir Homo sapiens kafatası ile Neandertalinki arasındaki bariz farklara göz yumarak onları tahayyül etmek oldukça zor olsa gerek. Bizler bilim insanları tarafından tanımlanmış Homo erectus’tan tutun, daha sevecen bir adlandırmayla daha çok “Hobbit” olarak bilinen Homo floresiensis’e kadar çok sayıda insansı türün tanımlandığı bir dünyada yaşıyoruz ama 1800’lerin ortalarında birçok bilim insanının insanın diğer türlerden evrimleşebileceğine dair en ufak bir öngörüsü yoktu. O zamanlarda fosiller hala çoğunlukla sadece bir merakla ya da koleksiyon amacıyla toplanmaktaydı, bilimsel yollarla tedavüle konulmasına gerek yoktu diyor bilim tarihçisi Lydya Pyne. “Bilimsel sorular öncelenmeli. Bilim toplulukları içinde yer alan ve yer almayan insanlar bu sorularla ilgilenmeli.”
Diğer bir söyleyişle ,1848’de bilim insanları böylesi alışılmadık bir kafatasını değerlendirecek bir bağlamdan yoksundu. Darwin Türlerin Kökeni adlı çalışması üzerinde hala çok sıkı bir şekilde çalışmaktaydı. Viktoryen bilim insanları ise hala Charles Lyell’in 1833 tarihli geleneksel şekilde İncil çalışmaları aracılığıyla yorumlanmış olan – Dünya tarihinin fosil kayıtlarına yansıtılabileceği ve Dünya’nın 6.000 yıldan çok daha yaşlı olduğuna dair sağlam bir kanıt oluşturduğu yönündeki fikirleri lanse eden “Jeoloji’nin kuralları” adlı çalışmasına kafa yormaktaydılar. Fakat Lyell’in bulguları dahi Cebelitarık Bilim Topluğu’na bu söz konusu alışılmadık kafatasında yardım edemedi. Maalesef, kafatasını her kim bulmuşsa onun gelmiş olduğu kaya tabakası hakkında hiçbir detaylı bilgi kaydetmemişti.
Celebitarık kafatası şu anda Londra Doğa Tarihi Müzesi’nde bulunuyor. C: Aquilagib- Wikimedia
Bunun aksine, Feldholder Mağarası’nda bulunan parçalanmış bir kafatası ve bacak kemikleri ise bilimsel belgelendirme açısından yeni bir fırsat sunuyordu. Neander Vadisi’nde keşfedilen fosiller keşfi yapmış olan Alman öğretmen Johann Fuhllrot ve 1857’de bunu bilimsel bir şekilde kağıda dökerek tanımlamış olan anatomi uzmanı Hermann Schaaffhausen tarafından titizlikle araştırılmış ve kaydedilmişti. Her ikisi de bu yeni türü adlandırabilecek kadar ilerleme kaydedemese de Schafhaussen kafatasının modern insanlarınkinden büyük ölçüde farklı olduğunu not etmişti.
Schaufhossen yazısında şöyle demişti : “Kafatası sıradışı şeklini şu ana kadar hatta en vahşi ırklarda bile -var olduğu bilinmeyen –doğal bir biçime borçlu. Neandertaldeki insan kemikleri ve kafa kemiği bütün diğerlerinin (diğer fosiller) vahşi ve yabani bir ırka ait olduklarına ait ilişkin vargıya varmaya yol açan tuhaf biçimlerini de geçti.”
Nerdeyse anında Schaaffhausen bilim dünyasında bir karşı direnişle karşılaştı. Ünlü patalog Rudolf Virchow kemiklerin bir Kosak askerine ait olması gerektiğini iddia etti, garip şeklin askerin bacağının kemik erimesinden ve at sırtında geçen yaşamından dolayı kıvrık olabileceğini açıkladı. Virchow büyük ihtimalle kemiklerin 1814’te, Napolyon Savaşları sırasında Almanya’ya karşı savaş süren bir Rus ordusu askerinden geldiğini iddia etti.
Bu sırada, İngiltere’ye döndüğümüzde ise bilim camiası olağandışı bir altüst oluş geçirmekteydi. 1859’da Darwin, bombasını serbest bırakmıştı.1861’de Paleontolog George Busk Neandertal yazısını Almanca’dan İngilizce’ye tercüme etti (Almanca’da Neandertal Neander Vadisi anlamına gelir). 1863’de Thomas Huxley insanlar ve maymunlar arasındaki evrimsel bağlantısını tartışan Darwin’den daha da ileri giden İnsanın Doğadaki Yeri adlı yazısını yayımladı. Aynı yıl Bilimin Yükselişi İngiliz Derneği’nin yıllık toplantısında jeolog William King Almanya’daki fosillerin yeni bir türe Homo neanderthalensis’e ait olduğunu ileri sürerek öneride bulundu.
John Murray, Heinz Peter Nashuer ve diğerleri 2015’te İrlanda Yer Bilimleri Dergisi’nde yazdıkları yazılarında bu yeni sınıflandırma çağrısının Paleantropolojideki en uzun süren tartışmalardan birini, Neandertallerin taksonomik pozisyonunun tam olarak ne olduğu ve buna bağlı olarak bunların modern insanın anatomik olarak gelişimine katkılarının ne olduğu tartışmasını, açtığını yazdılar. “Bunlar onların zamanı için tartışmalı ve devrimci fikirlerdi.”
Neandertal örneği hakkındaki bulanık tartışmalar dinmek bilmeden devam ederken Busk başka bir önemli katkı yaptı: kendisinde İber Yarımadasının güney ucundaki anayurdu olan adadan 1864’te Londra’ya taşınmış olan Cebelitarık Kafatası bulunmaktaydı, burada daha ileri seviyede analiz edilebilirdi ve fosil hakkında ilk kez bir mektup yazdı. Neander kemikleri ile benzerliklerini not etti ve az bir olasılıkla 1814 seferine katılmış kemik erimesine sahip bir Kossak’ın Cebelitarık Kayası’ndaki kapalı yarığa sürünmüş olduğu’ hakkındaki kuşkularını da ekledi.
Darwin ve Huxley de fosili incelediler, Darwin fosili ‘Muhteşem Cebelitarık Kafatası’ olarak adlandırıyordu. İki araştırmacı da bunun insanın nesli tükenmiş bir türüne ait olabileceği kararını verdi. Darwin bunu kesin olarak 1871’deki kitabı İnsanın Türeyişinde de değerlendirdi. Fakat Darwin en nihayetinde sadece Neandertal tartışmasına odaklanıp burada kalmadı. Pyne gerçekten de Darwin’i itenin bu Neandertal sorusu olmadığını söylüyor: O bunu ilginç bulmuştu evet fakat bu birçok şekilde bu konudaki çok sayıdaki şeyden sadece bir tanesiydi. Muhabbeti asıl ileri götürenler ise daha fazla fosil bulma arayışına girmiş olan Kıta Avrupa bilim insanlarıydı.
Darwin ve diğer İngiliz entelijansiyasının Cebelitarık kafatasını tanıttıkları aynı yaz, Falconer ve Busk yeni edinim hakkında muhtemel bir belirleme üzerinde yazışıyorlardı. Falconer, “Parlatmaya çalıştığım Priscan Pitheciot ( maymunsu) kafatası hakkında bir ipucu ve iki isim aklımda: Homo var. Calpicus. Calpe’tan geliyor, yani Cebelitarık Kayası’nın antik dönemdeki isminden. Ne dersin?” diye yazmıştı. Buna alternatif olarak, ikili adlandırma yapan tek isim Falconer değildi. Diğer bilim insanları da ayrıca Homo primigenius and Homo transprimigenius isimlerini önermişti.
“Ancak yeni türlerin belirlenmesi nihayet kabul edildiğinde hiçbiri “Neandertal” kadar iyi yerine tutunmuş değildi. Hiç değilse bir kez yeni tür belirlemesi nihayet kabul edilmişti. Cebelitarık Neandertali’nin sunumu tartışmaları az da olsa yatıştırdı, en azından kısa bir süre”
Bu şekilde yazmıştı Paleantropolag Ian Tattersal. “Kemik erimeli Kossak’ın ilginç davası ve İnsan Evrimi Hakkında Ders Verici Hikayeler”inde. Ayrıca şunu da eklemişti: “Busk dahi, tam olarak ikna olmuş görünmese de bir noktada Cebelitarık örneğinin ‘hala bir insan olduğunu, insan ve maymun arası bir yerde olmadığını’ yazmaktaydı”.
Neandertal sorunu daha fazla fosil bulunana kadar gerçek anlamda çözülemeyecekti. Özellikle de Cebelitarık’taki bulunan parçaya çok benzeyen bir kafatasını da içeren- 1908’de keşfedilen nispeten dokunulmamış Neandertal iskeleti olan – ünlü La Chapelle-aux-Saints ‘in Yaşlı Adamı’na kadar. Cebelitarık Kafatasını sorarsanız da şu anda onun 50.000 yıl öncesindeki bir kadına ait olduğu düşünülüyor. Bir keşfin onu bilim insanlarının bu delile hazır olmadan önce ve çok erken bir şekilde keşfedildiğinde ne olacağının iyi bir örneği olarak kalmaya devam ediyor.
“Eğer geri gidip her bir doğa tarihi müzesinde yer alan herbir koleksiyondaki küçük depolara girebilsek, yanlış kategorilenmiş ya da tarihçe gözden kaçmış başka şeyler de bulabilir miydik ? Pyne için bu merak konusu. “Bunun cevabının ise muhtemelen evet olduğunu sanıyorum” diyor.
Şayet sadece biri bile gözden kaçmış bir ilk Neandertal kadar önemli olsa, sonuçları siz hayal edin.

Smithsonian. Lorraine Boissoneault. 9 Mayıs 2018.

Filipinlerde Yeni İnsan Türü Keşfedildi



Filipinlerde Yeni İnsan Türü Keşfedildi

Filipinler’in en büyük adası Luzon’da, modern insanlarla aynı zamanda yaşamış yeni ve garip bir insan türü bulundu.
Yaklaşık 67.000 yıl önce, Filipinler’deki Luzon’daki Callao Mağarası bilinmeyen bir insana ev sahipliği yapıyordu. C: Callao Cave Archaeology Project
Tuhaf bir yeni tür, insan ailesine katıldı. Filipinler’deki en büyük ada olan Luzon’daki bir mağarada bulunan insan fosillerinin arasında bulunan küçük azı dişleri, bu insanların küçük olduğunu gösteriyor. Kavisli parmakları ve ayak baş parmakları, ağaçlara tırmandıklarına işaret ediyor.
Homo luzonensis adı verilen bu tür, Neandertaller ve Denisovalılar da dahil olmak üzere, dünyanın çok sayıda arkaik insanın yaşadığı ve Homo sapiens’in Güneydoğu Asya’ya ilk ayak bastığı zamanlarda, yani 50.000-80.000 yıl önce yaşamıştı.
Arkeolog Adam Brumm, “Bu gerçekten sansasyonel bir keşif. Tüylerim diken diken oldu.” diyor.
Homo floresiensis “hobbit” kafatası ve modern insan kafatası karşılaştırması. C: Yousuke Kaifu
Keşif, alışılmadık bir başka eski insan türü olan ve Endonezya’daki Flores adasında bulunan küçücük Homo floresiensisleri anımsatıyor. Homo floresiensis türünün takma adı hobbitler.
Homo ayak kemikleri uzmanı Jeremy DeSilva ekip arkadaşları, Güneydoğu Asya adalarının, eski insanlar için bir çeşitlilik beşiği olabileceğinden ve Homo floresiensis gibi Homo luzonensis’in de bir adada izole kalmasından dolayı küçük vücutlar geliştirmiş olabileceğinden şüpheleniyor.
Paleoantropolog Armand Mijares’in liderliğindeki bir ekip 2007 yılında, Luzon adasındaki Callao Mağarası’nda bir metatarsal (ayağın üstündeki kemiklerden biri) buldu. 2010 yılında yayınladıkları araştırmaya göre, bu kemiğin şekli, cinsimizin bir üyesine ait olduğunu açıkça gösteriyordu. Uranyum oranları, kemiğin yaş aralığını 50.000 ila 80.000 yılları arasında, asgari yaşın ise muhtemelen yaklaşık 67.000 yıllık olduğunu gösterdi.
Parmak ve ayak kemiklerinin kavisli olması, tırmanmanın bu türler için hala önemli bir aktivite olduğunu gösteriyor. C: Florent Detroit
Mijares’in ekibi 2011 ve 2015’te bölgeye geri döndü ve “bonanza” adını verdikleri fosili buldu. Daha önce bulunan ayak kemiği parçası ile aynı katmanda, aynı bireyin sağ üst çenesinden beş diş, iki diş, iki parmak kemiği, iki ayak kemiği ve kırık bir kalça kemiği keşfedildi. Araştırmacıların söylediğine göre bu kemikler, muhtemelen hepsi aynı türden en az üç bireyi temsil ediyordu.
Dişler, diğer Homo türlerinde de bulunan benzersiz bir özellikler bütünü gösteriyordu. Küçük azı dişlerinin boyutu yaklaşık olarak bizimkilerle aynıydı, fakat bu dişlerin tek bir kökü değil, ilkel tür özelliği olarak iki ya da üç kökü vardı.
Paleoantropolog Florent Détroit, “Azı dişleri ise oldukça modern bir özellikle tek köklüydü ancak inanılmaz derecede küçüktü: sadece 10 milimetre uzunluğunda ve 8 milimetre genişliğinde.” diyor. Bu boyutlar, hobbit lakaplı Bu Homo floresiensis’inkinden bile daha küçük.
Homo luzonensis’e ait dişler. C: Callao Cave Archaeology Project
Détroit, “Diş boyutları vücut boyutları ile ilişkilidir, bu nedenle Homo luzonensis’in küçük vücutlu olması mümkün.” diyor. Ancak bunu kesin olarak bilebilmemiz için tüm halde kol veya bacak kemiği bulmamız gerekir.
Uzun ve kavisli parmaklar ve baş parmaklar, Lucy gibi Australopithecus türüninkine benziyor. Erken bir insan atası türü olan Lucy’nin, hem dik bir şekilde yürüdüğü, hem de ağaçlar arasında sallandığı düşünülüyor.
Paleoantropolog Tracy Kivell, “Bu parmaklar, büyük bir ihtimalle ağaçlara tırmandığını gösteriyor.” diyor.
Herkes bu dişleri ve iskelet parçalarını, ayrı bir tür olarak kabul etmeye hazır değil. Bu iskelet parçalarının, yerel olarak uyarlanmış bir nüfusa, mesela daha önceden Asya’da yaşayan Homo erectus’a ait olabileceği de düşünülüyor.
Paleoantropolog Susan Antón, “Ne dediklerini anlıyorum ama aynı zamanda daha fazlasını istiyorum.” Bir kafatası kemiği ya da Antik DNA yeni bir tür olup olmadığını ortaya çıkarabilir. Fakat DNA, mağaradaki gibi sıcak, nemli koşullarda hızla parçalanır ve söz konusu fosiller incelendiğinde Antik DNA’yı verecek hiçbir genetik materyal bulunamadı.
Homo luzonensis’in farklı bir tür olup olmadığı bir kenara, yüz binlerce yıl boyunca adada izole kalarak evrim geçirmiş olabilir. Luzon’daki kasaplık işlemleri görmüş gergedan kemikleri 700.000 yıl önceye dayanıyor, ancak araştırmacılar hangi insan türünün bundan sorumlu olduğunu henüz bilmiyor.
Mijares ve ekibi tekrar mağaraya geri döndü. İnsan hikâyesinin birçok parçası Güneydoğu Asya’nın adalarında gizleniyor olabilir.
Antón, insan evrimi söz konusu olduğunda, sandığımızdan çok daha az şey bildiğimizi söylüyor.

Science Magazine. Lizzie Wade. 10 Nisan 2019.
Makale: Florent Détroit, Armand Salvador Mijares, Julien Corny, Guillaume Daver, Clément Zanolli, Eusebio Dizon, Emil Robles, Rainer Grün & Philip J. Piper. 2019. A new species of Homo from the Late Pleistocene of the Philippines. Nature.

Yeni Keşfedilen İnsan Soyu da Bizle Çiftleşmiş


Yeni Keşfedilen İnsan Soyu da Bizle Çiftleşmiş


Yeni bir çalışmada, Yeni Gine’de yaşayan soyu tükenmiş insan türünün de modern insanlarla çiftleştiği tespit edildi.
Batı Papua’nın güneyinde yaşayan Asmat Kabilesi. Araştırmacılar, modern Papua’lı genomların iki ayrı Denisovan atalarının grubunun izlerini taşıdığını öne sürüyorlar.
Bu soyun diğer insanlardan genetik farklılıkları, onu en yakın soyu tükenmiş akrabalarımız, Neandertaller ve Denisovalılar kadar belirgin bir farklı grup haline getirdi.
Günümüzde modern insanlar insan soy ağacının tek canlı dalı olmasına rağmen, diğer türler sadece modern insanlarla aynı zamanlarda yaşamamış, aynı zamanda modern insanlarla çiftleşerek DNA’larında izlerini bırakmışlardı. Bu arkaik soylar yalnızca modern insanların en yakın soyu tükenmiş akrabaları olan Neandertalleri değil, aynı zamanda yalnızca Sibirya’daki Altay Dağları’nda bulunan fosillerden bilinen gizemli Denisovalıları da içeriyordu.
Önceki araştırmalar, Denisovalıların Neandertallerle ortak bir kökene sahip olmasına rağmen, neredeyse Neandertallerin modern insanlardan olduğu gibi, Neandertallerden genetik olarak farklı olduklarını gösterdi.
Önceki çalışma, modern insanın atalarının Neandertallerin ve Denisovalıların ortak atalarından yaklaşık 700.000 yıl önce ayrıldığını ve Neandertallerin ve Denisovalıların atalarının yaklaşık 400.000 yıl önce birbirlerinden ayrıldığını tahmin ediyordu.
2018 yılında, bilim insanları Denisovalıların gerçekte birden fazla soya sahip olduğunu buldu. Bunlardan biri Sibirya’daki Denisovalılar ile yakından ilişkiliydi ve öncelikle Doğu Asyalılarda bulunan genetik bir mirasa sahipti. Diğeri ise Sibirya’daki Denisovalılarla daha uzaktan ilişkiliydi ve günümüzde en çok Papua Yeni Gineliler ve Güney Asyalılarda görülen DNA’ya sahipti. Bu gruplar yaklaşık 283.000 yıl önce ayrıldılar.
Sadece birkaç fosilden bilinen gizemli Denisovalılar, fotoğrafta gösterilen Altay Dağlarındaki Denisova Mağarası’nda yaşıyordu. C: Bence Viola, Max Planck Institute for Evolutionary Anthropology
Yeni bir arkaik insan mı?
Bilim insanları, Denisovalı genetiği hakkında daha fazla bilgi edinmek için, Güneydoğu Asya ve Yeni Gine’deki 14 ada grubunu kapsayan 161 modern insan genomunu analiz etti.
Araştırmacılar, bu coğrafi bölgedeki büyük DNA uzantılarının, oradaki modern insanların sadece bir Denisovalı soyu ile çiftleştiği bir senaryo ile tutarlı olmadığını ortaya koydu. Bunun yerine, modern Papua Yeni Ginelilerin, birbirinden farklı iki Denisovalı soyundan yüzlerce gen çeşidi taşıdığı keşfedildi: Bunlardan biri daha önce Papua Yeni Ginelilerde ve Güney Asyalılardan biliniyor ancak diğeri daha önce hiç tanımlanmamıştı.
Araştırmanın baş yazarı popülasyon genetikçisi Murray Cox, “Sonuç olarak, tek bir grup olduğunu düşündüğümüz Denisovalılar aslında, bugün modern insanlarda gördüğümüzden daha fazla çeşitlilik gösteren üç farklı gruptu.” diyor.
Araştırmacılar, üç Denisovalı soyunun tümü arasındaki genetik farklılık seviyesine dayanarak, yeni bulunan soyun diğerlerinden 363.000 yıl önce ayrıldığını öne sürüyor.
Cox, “Sonuç olarak, bu yeni Denisovalı soyu, Denisova Mağarası’nda bulunan Denisovalı bireyden, Neandertallerden olduğu kadar farklı. Bunun anlamı, Neandertaller ve Denisovalılara özel isimlerle sesleneceksek, bu yeni grubun da muhtemelen yeni bir isme ihtiyacı var demektir.” diyor.
“Bu yeni soydan gelen DNA, öncelikle Yeni Gine’de veya yakınında yaşayan modern bireylerde bulundu. Denisovalıları donmuş kuzeyde yaşayan, örneğin Sibirya’daki Denisova Mağarası çevresinde yaşayan insanlar olarak düşünürdük. Ancak ağırlıklı yaşadıkları merkezler aslında güneyde, Güneydoğu Asya ve Yeni Gine’nin tropik bölgelerinde idi.”
Sağlık faktörü
Araştırmacıların temel amacı, insanın evrimi hakkında daha fazla şey öğrenmek değil, modern insan sağlığına fayda sağlamaktı.
Cox, tropikleri kastederek, “Araştırma programımız öncelikle, radikal bir şekilde anlaşılan bir dünyanın sağlık hizmetlerini iyileştirmeye odaklandı. Aslında, arkaik insanlar üzerine yapılan araştırmalar, kısmen antik kemiklerden toplanan DNA’nın sadece soğuk bölgelerde yaşayabileceği için Avrupa’ya ve kuzey Avrasya’ya yönelmişti. Tropiklerden elde edilen en eski DNA sadece 6.000 yaşında.” diyor.
“Modern insanlar, günümüzde insanların sağlığını etkileyen, çoğunlukla olumlu, bazen de olumsuz yönde etkileyen arkaik insanlarla çiftleşmekten sayısız genetik varyantı miras almıştır. Örneğin, birçok Avrupalı Neandertallerden gelen bağışıklık geni varyantlarını taşımaktadır ve bunların günümüzde enfeksiyonlarla mücadelede gerçekten önemli olduğu gösterilmiştir. Arkaik gen varyantlarını korumuşsak, bunun nedeni modern insan varyantından daha iyi olmalarıdır. Arkaik homininlerle çiftleştik ve çoğunlukla tüm iyi yönlerini aldık.”
Ve en azından yeni bulgulara göre, Avrasya’daki birçok farklı antik insan grubunun çoğu tropik bölgelerde yaşadı. Modern insan çeşitliliğine ve genel olarak biyolojik çeşitliliğe bakarsanız – örneğin, bitkiler ve hayvanlar – çoğu çeşitlilik tropik bölgelerdedir. Bu çalışma, bunun arkaik homininler için de geçerli olduğunu gösteren çok daha büyük bir bilimsel bulgular grubuna uyuyor – ağırlık merkezleri de tropik bölgelerdeydi.”
Gelecekte, araştırmacılar bulgularını Güneydoğu Asya adalarındaki insanlar için sağlık hizmetlerini iyileştirmeye yardımcı olmak için kullanmayı amaçlıyor.
“Bu arkaik değişkenler ne işe yarar? Neden hala onlara sahibiz? Daha önce sağlık hizmeti araştırması bulunmayan 300 milyon insan için sağlık hizmetini nasıl geliştirebiliriz?”

Live Science. Charles Q. Choi. 11 Nisan 2019.
Makale: Jacobs, G. S., Hudjashov, G., Lauri, S., Pradiptajati, K., Darusallam, C. C., Lawson, D. J., … & Metspalu, M. (2019). Multiple deeply divergent Denisovan ancestries in Papuans

Polinezya’ya Yerleşen İlk İnsanlar Asya’dan Geldi




 Polinezya’ya Yerleşen İlk İnsanlar Asya’dan Geldi

Tonga ve Vanuatu Pasifik Adalarının ilk yerleşimcileri, yeni genetik analizlere göre muhtemelen  yaklaşık 2.300 ve 3.100 yıl önce Tayvan’dan ve Kuzey Filipinler’den geldiler.
Vanuatu Adası’nda bulunan yaklaşık 3.000 yıllık kafatasından (resimdeki kafatası) alınan DNA’nın ortaya çıkardığına göre Polinezya’ya yerleşen ilk insanlar, Tayvan ya da Kuzey Filipinler’den geldiler. Kafatası, tüm Polinezya’yı kolonileştiren antik kültür Lapita tarafından yapılmış bir yapının içerisinde bulundu. F: ANU
Adalardaki iki arkeoloji alanında bulunan iskeletlerden alınan antik DNA, Pasifik’in en uzak yerlerinin nasıl kolonileştiğinin resminin çizilmesine yardımcı oluyor.
Avustralya Ulusal Üniversitesi’nde arkeolog ve antropolog çalışmanın eşyazarı Matthew Spriggs, “Bugün Vanuatu’da bulunan insanlar öncelikle Asya soyundan geliyorlar. Doğrudan Tayvan ve belki de Kuzey Filipinler’den geldiler.” diyor.
Yeni bulguların gösterdiğine göre, Asya’dan çıktıkları yolculuklarında, bu ilk yerleşimciler, en az 40.000 senedir antik popülasyonların yaşayageldiği Avustralya ve Papua Yeni Gine gibi daha yakın bölgeleri pas geçmiş olabilirler.
“Başka insanların bulunduğu yerleri es geçtiler ancak Vanuatu’ya vardıklarında, orada kimsecikler yoktu. Bunlar oraya yerleşen ilk insanlar oldu,” diyor Spriggs.

Fantastik Yolculuk

Pasifik’in uzak, oraya buraya dağılmış adalarına insanların yerleşmesi, insanlığın en inanılmaz yolculuklarından biri sayılıyor. Tropikal Pasifik adalarının ortasında bulunan Okyanusya’nın modern zaman sakinlerinin antik ataları, binlerce minik ada ile döşeli okyanusta, ahşaptan kanolarıyla kilometrelerce yol aldılar ve buna karşılık her birini ele geçirdiler.
Neden bu denli zorlu ve tehlikeli bir yolculuğa çıktıklarına gelirsek, Spriggs bir e-mailinde Live Science’a şöyle diyor: “64.000 dolarlık sorunun ta kendisi; ‘bunun sebebini bilmiyoruz işte,’ dürüst bir cevap olurdu. Fakat bir takım güçlü ideolojiler onları bu yolculuğa itmiş olabilir.”
Bu adalardan her birine tam olarak kimin, ne zaman yerleştiğine gelirsek, ne yazık ki bu konular hararetli tartışmanın odağı olmaya devam ediyor. Bazıları, Asya adalarındaki insanların doğrudan Tonga gibi adalara gittiğini ileri sürerken diğerleri nihai istikametlerine varmadan önce Solomon Adaları olan Papua Yeni Gine ya da Avustralya insanlarıyla karıştıklarını ileri sürüyor.
Bu soruyu cevaplamak için, Spriggs ve ekibi, Vanuatu ve Tonga’da bulunan, yaklaşık 2.300 ve 3.100 yılları arasında bir süre önce yaşamış olan, dört kadın iskeletinden alınmış DNA’yı analiz etti ve bunu Okyanusya’daki ve tabi Kuzey Asya’daki yüzlerce insanın DNA’sı ile karşılaştırdı. Tonga ve Vanuatu birbirinden yaklaşık 2.000 kilometre uzaklıkta.
Ekip, Polinezya’nın çoğunda kolonileşen nam-ı diğer Lapita kültürüne ait olan ilk Tonga insanının, araştırmacıların bildirdiği üzere, Amiler ve Atayallar gibi modern zaman Tayvan yerlileri ile, tıpkı Filipinler’in Kanakeyleri gibi, ortak bir atayı paylaştıklarını keşfetti. Vanuatu’daki iskeletlerde de benzer ataya rastlandı. Bu ilk yerleşimcilerin, bölge onlara coğrafi olarak daha yakın olmasına karşın, Papua Yeni Gine’den gelen ataları ya çok azdı ya da hiç yoktu (ayrıca Vanuatu’daki birçok insan, kökleri Papua Yeni Gine’ye dayanan bir dil konuşmakta).
Yeni analizlere göre, Pasifik Adalarının ilk sakinleri Tayvan ya da Kuzey Filipinler’den geldi. Yukarıda, bölgede bulunan farklı kültür alanlarının bir haritasını görmekteyiz.
F: Kahuroa, Wikimedia Commons/ Vaka Moana: Voyages of the Ancestors – the discovery and settlement of the Pacific, ed K.R. Howe, 2008, p57.

Genetik Karışım

Fakat, tüm modern zaman Polinezya insanı, tıpkı Papualılar gibi, Melanezyalılardan miras kalan bazı genler taşıyor. Sonrasında yapılan analizlerde görüldüğü üzere, Papualıların DNA’sı Polinezya gen havuzuna yaklaşık 1.200 ile 2.000 yıl öncesinde girdi. Bu da şu anlama geliyor; Papualılar, Lapita kültürü yerleştikten sonra geldi ve yerli nüfus ile karşılıklı evlilikler yapıldı, şeklinde yazdı araştırmacılar.
Spriggs’in şöyle diyor: ” ‘Melanezyalılar’ ve ‘Polinezyalılar’ gibi doğruluğu olmayan ifadeleri kullanmayı bırakmamız şart. Çünkü aralarındaki tek fark, Asyalı genlere karşılık, Papualı geninin oranıdır.” “Tüm Pasifik Adalılar bu iki grubun bir karışımı olduğundan, bana kalırsa onları Pasifik insanları şeklinde isimlendirmek ve aralarında hiçbir manası olmayacak ayrımlar yapmaktan kaçınmak çok daha iyi olacaktır.”
İlginç olan, modern zaman Okyanusya’sında bu öncülerden gelen genlerin çoğunlukla kadın yoluyla aktarılmış gibi görünmesidir.
“Lapita kültürü muhtemelen anayerseldi, yani insanlar çift haline geldiklerinde, kadınlar yaşadıkları grupta kalmaya devam ederken, erkekler taşınıyordu. Böylece Papualı erkekler Lapita benzeri gruplarda yaşamak için gelmiş olabilirler,” diyor. Boston’da Harvard Tıp Okulu’nda popülasyon genetikçisi olançalışmanın eşyazarı Pontus Skoglund. “İkinci olarak da, uzak Okyanusya’ya Papuan ata taşıyan ikincil göçlerdekilerin çoğunlukla erkek olması düşünülebilir.”
“İskeletler Vanuatu ve Tonga’da bulunmuş olsa da, bulgularda çok daha geniş çıkarımlara yer veriliyor. En azından uzak Okyanusya’nın diğer kısımlarında aynı yapıyı görmeyi sabırsızlıkla bekliyorum.” diyor Skoglund.

Livescience. 5 Ekim 2016.
Makale: Skoglund, P., Posth, C., Sirak, K., Spriggs, M., Valentin, F., Bedford, S., … & Fu, Q. (2016). Genomic insights into the peopling of the Southwest Pacific. Nature538(7626), 510-513.

Papua Yeni Gine Halkları Arasında Büyük Genetik Çeşitlilik Ortaya Çıktı




Papua Yeni Gine halklarının farklı dilleri konuşan bireyleri genetik olarak da birbirinden oldukça farklı. F: James Morgan
Papua Yeni Gine Halkları Arasında Büyük Genetik Çeşitlilik Ortaya Çıktı

Papua Yeni Gine’de yapılan büyük ölçekli genetik çalışmalar, adadaki farklı grupların genetik olarak birbirinden oldukça farklı olduğunu gösteriyor.

Yeni yapılan genetik araştırmalar, Papua Yeni Gine’de yaşayan halkların, genetik olarak birbirinden çok farklı olduğuna işaret ediyor. Araştırmacılar burada yaşayan insanların yaklaşık 50.ooo yıldır Avrupa ve Asya’dan genetik olarak bağımsız olduklarını, özellikle ülkenin yayla bölgelerinin bugüne bile tamamen izole olduğunu belirtiyor.
Science dergisinde yayımlanan çalışma, aynı zamanda tarımın ve tunç veya demir gibi kültürel etkinliklerinin insan toplumlarının genetik yapısı üzerindeki etkisi konusunda da bilgi veriyor.

Papua Yeni Gine, Pasifik bölgesinde Afrika dışında insan varlığına dair en eski kanıtların bulunduğu alanlardan biri olarak biliniyor. Diğer bölgeler ile kültürel ve genetik iletişimi oldukça kısıtlı olan ve kültürel olarak neredeyse tümüyle özgün olan bölge, insan kültürünü ve evrimini anlamak isteyen araştırmacılar için önemli bir çalışma alanı.

85 dilden 385 bireyin genomları incelendi

Kültürel açıdan oldukça zengin bir ülke olan Papua Yeni Gine, yaklaşık 850 yerel dile, yani dünya dilleri toplamının yaklaşık %10’una sahip. Dilsel ve kültürel çeşitliliğin genetik yapıda nasıl bir etkiye sahip olduğunu anlamak adına araştırmacılar, 85 farklı dilden 385 bireyin genomlarını inceledi.
Araştırmacılar, her bir genomda bir milyondan fazla genetik pozisyona baktılar ve genetik benzerlikler ve farklılıkları anlamak adına bu genetik pozisyonları birbirleri ile karşılaştırdılar. Ortaya çıkan sonuçlar, şaşırtıcı bir şekilde farklı dilde konuşan grupların genetik olarak da birbirinden oldukça farklı olduğunu ortaya koyuyor.
Trust Sanger Enstitüsünden çalışmanın baş yazarı olan Anders Bergstrom, “Yapılan çalışma Papua Yeni Gine’deki genetik çeşitlilik ve nüfus tarihi konusunda yapılan büyük çaplı ilk çalışma. Çalışmamız, bölge insanlarının genetik olarak birbirinden oldukça farklı yapıda olduğunu ortaya koyuyor. Buradaki insanlar tüm Avrupa ve Orta Asya’daki bazı topluluklardan çok daha güçlü ve olasılıkla her zaman öyleydiler.” diyor.
Papua Yeni Gine’de eğitim gören insanların bulunduğu yerler. Her dil grubu bir daire ile temsil edilir; alan genetik olarak belirlenen kişilerin sayısını, renk ise üst düzey dil alanını belirtir. Çalışma, farklı dilleri konuşan insanların birbirlerinden genetik açıdan farklı olduğunu ortaya çıkarıyor. T:Science doi: 10.1126 / science.aan3842

50.000 yıldır farklı bir evrim süreci

Oxford Üniversitesi’nden Stephen J. Oppenheimer, ” Dağlık bölgelerde yaşayan insanlar ile alçak bölgelerde yaşayan insanlar arasında çarpıcı farklar ortaya koyduk. İki grup arasında 10.000 ila 20.000 yıl arasında değişen genetik farklılaşmalar yakaladık. Bu, tarihsel olarak kapalı bir hayat yaşayan yayla toplulukları için belli bir mantık barındırsa da, bunun aksine coğrafi açıdan oldukça yakın olan bu gruplar arasında böylesine güçlü bir genetik engel oldukça sıra dışı bir durum.” diyor.
Avrupa ve Asya’daki topluluklar, evrimsel anlamda yaklaşık 10.000 yıl önce ortaya çıkan tarım uygulamalarından büyük ölçüde etkilendi. Küçük avcı toplayıcı grupların köylere yerleşmeye başlaması ile tarımcı topluluklar genetik olarak homojenleşmeye başladı. Bununla birlikte tarım, yaklaşık aynı zamanlarda Papua Yeni Gine’de de diğer bölgelerden bağımsız olarak ortaya çıkmasına rağmen, Avrupa ve Asya’daki homojenleşme Papua Yeni Gine’de gözlemlenemiyor.
Araştırmacılardan Chris Tyler-Smith, “Genetik araştırmalar sayesinde Yeni Gine adasında yaşayan insanların son 50.000 yıldır dünyanın geri kalanına göre bağımsız bir evrimleşme olduğunu görmüş olduk. Bu çalışma Avrupa ve Asya dışında farklı bir evrim sürecini görmemizi sağlıyor. Bu topraklarda tarım ortaya çıktı ancak demir ve tunç çağları yaşanmadı. Belki de bu genetik, kültürel ve dilsel çeşitliliğe kaynaklık eden de bu yeni teknolojilerin bölgeye girmemiş olmasıdır.” diyor.



Science Daily. 14 Eylül 2017.
Makale: Anders Bergström, Stephen J. Oppenheimer, Alexander J. Mentzer, Kathryn Auckland, Kathryn Robson, Robert Attenborough, Michael P. Alpers, George Koki, William Pomat, Peter Siba, Yali Xue, Manjinder S. Sandhu, Chris Tyler-Smith. A Neolithic expansion, but strong genetic structure, in the independent history of New Guinea. Science, 2017; 357 (6356)

15 Ocak 2020 Çarşamba

ABORJİNLERİN KÖKENİ AVUSTRALYA



Görüntünün olası içeriği: açık hava
Görüntünün olası içeriği: bir veya daha fazla kişiGörüntünün olası içeriği: 1 kişi

Görüntünün olası içeriği: bir veya daha fazla kişi ve açık hava
Görüntünün olası içeriği: 1 kişi, yakın çekim
Görüntünün olası içeriği: bir veya daha fazla kişi, ayakta duran insanlar ve açık hava



Görüntünün olası içeriği: 1 kişi, yazıGörüntünün olası içeriği: 1 kişi, ayakkabılarGörüntünün olası içeriği: 1 kişi, sakal

Görüntünün olası içeriği: bir veya daha fazla kişiGörüntünün olası içeriği: 1 kişi, oturuyorGörüntünün olası içeriği: 2 kişi, açık havaGörüntünün olası içeriği: bir veya daha fazla kişi, oturan insanlar ve şortGörüntünün olası içeriği: bir veya daha fazla kişi ve açık havaGörüntünün olası içeriği: 1 kişi, açık havaGörüntünün olası içeriği: 1 kişi, gülümsüyor, açık havaGörüntünün olası içeriği: bir veya daha fazla kişi, ayakta duran insanlar, çizgiler ve açık havaGörüntünün olası içeriği: 2 kişi, gülümseyen insanlar, açık hava


Görüntünün olası içeriği: 1 kişi
Görüntünün olası içeriği: bir veya daha fazla kişi ve yakın çekimGörüntünün olası içeriği: bir veya daha fazla kişi ve açık hava


Görüntünün olası içeriği: bir veya daha fazla kişi ve ayakta duran insanlar

Görüntünün olası içeriği: 1 kişi, ayakta ve açık hava
ABORJİNLERİN KÖKENİ
AVUSTRALYA 🇦🇺
Avustralya'daki insan iskeletleri ve arkeolojik kalıntılar, yaklaşık 50 bin yıl önceye dayanıyor.
Bu tarihten önce ise Avustralya insanlık tarihinden arındırılmıştı. İnsanlar oraya nasıl ve ne zaman vardı? Kıtaya nereden ulaştılar ve tüm kıtaya nasıl yayıldılar?
DNA analizi Aborjin Avustralılarının kıtaya nasıl geldiklerine dair gizemi aydınlattı
New York Times’ta yayımlanan habere göre, bu soruların bazılarına verilen cevaplar, Aborjin Avustralyalılarının DNA’sında saklı.
Bu hafta yayımlanan 111 Aborjin Avustralyalının genetiği üzerine çalışma, dikkat çekici ve bazı açılardan beklenmedik bir cevap sunuyor.
TEK BİR POPÜLASYON SOYUNDAN GELİYORLAR
Çalışmada, yaşayan tüm Aborjin Avustralyalılar yaklaşık 50 bin yıl önce kurulu tek bir popülasyonun soyundan geldiği belirtiliyor. Yüzyıllar boyu kıta sahili boyunca sürüklendiler ve yine de on binlerce yıl sonra dahi bu popülasyonlar nadiren karışarak izole kaldı.
Yeni çalışmada kullanılan DNA’lar, 1926-1963 yılları arasında yapılan bir dizi seferden elde edilen aborjinal saçlarından elde edildi.
Adelaide Üniversitesi’ndeki Antropolojik Araştırmalar Kurulu, bir grup araştırmacıyı Avustralya genelindeki topluluklara araştırması amacıyla görevlendirdi ve orada aborijin dilleri hakkında çok miktarda toplanmış oldu:
Törenler, sanat eserleri, kozmolojiler ve soy kütüğü bunlara bir örnek teşkil ediyor.
TORUNLARDAN İZİN ALINDI
Bugün birçok Aborjin Avustralyalı, antik atalarının yaşadığı yerlerde uzun süredir yaşamıyor.
1900’lü yıllarda, ülke hükümet, zorla birçok kişiyi geleneksel topraklarından çıkarttı ve çocuklarını da ailelerinden ayırdı. Birçok Aborjinli Avustralyalı, büyüdükleri şehirlere yerleşti.
Detaylı kayıtlar sayesinde bilim insanları sömürge öncesi geçmişi incelemek amacıyla saç örneklerini inceledi.
Adelaide Üniversitesi’ndeki eski DNA araştırmalarının öncülerinden Alan Cooper, “Açıkça görülüyor ki bu koleksiyon belki de Avustralya tarihini yeniden kurmanın belki de en iyi yolu.” diyor.
Cooper ve meslektaşları, saç örneklerinden toplanlan insanların torunları test etmek için rızalarını almak istedi.
Endişelerini gidermek için birkaç gün aile üyeleriyle konuştular ve aborijin cemaatlerini ziyaret ettiler.
Ziyaret ettikleri ailelerden biri hariç hepsi çalışmayı yürütmek için izin verdi.
Yeni DNA analizi: 200 bin yıl önce Afrika'dan çıkan bir grup, bugün yaşayan tüm insanların atası
Yeni DNA analizi: 200 bin yıl önce Afrika'dan çıkan bir grup, bugün yaşayan tüm insanların atası
Cooper ve meslektaşları, DNA analizlerinin kolay çıkarılmayacağını biliyordu. Saçın depolandığı on yıllar boyunca genetik izlerin bozulmaya uğraması söz konusu olabilirdi.
İncelemede görüldü ki saçlar makasla kesilmişti. Oysa bir saç telinden genetik materyal almanın en iyi olu DNA’nın zengin kökünden alınmasıdır.
Bu belirsizlikler göz önüne alındığında, bilim insanları, hücre çekirdeğinin dışında bulunan ve yalnızca anneden miras kalan bol miktarda mitokondrial DNA’yı araştırarak çalışmanın başarıya ulaşmasını amaçladılar.
Nihai olarak, araştırmacılar, saç örneklerinin her birinde bulunan tüm mitokondriyal genleri bir araya getirmeyi başardılar.
TEK BİR GÖÇLE GELDİLER
Aborijinlere ait DNA dizilimleri dünyanın diğer bölgelerindeki DNA dizilimleri ile kıyaslandığında, hepsinin tek bir insan soyuna ait olduğu belirlendi ve bu da bütün göçmenlerinin kıtaya tek bir göçten geldiğini gösterdi.
Saç örneklerinde mutasyonların eklenmesiyle, bilim adamları sahiplerinin hepsinin yaklaşık 50.000 yıl önce yaşamış olan ortak bir atadan geldiğini tahmin ediyorlardı.
Bu bulgu, Avustralya’daki en eski arkeolojik alanların tahmin edilen yaşlarına da çok iyi uyum gösteriyor.
Mitokondriyal ağaç, insanların kıtaya nasıl yayıldığına dair ipuçları da sağladı.
Elli bin yıl önce, deniz seviyeleri o kadar düşüktü ki Avustralya ve Yeni Gine tek bir kıtada var oldu.
İnsanlar Güneydoğu Asya’dan bu bölgenin üzerine taşındılar, bazıları şimdi Yeni Gine’ye yerleşti, bazıları daha güneyde Avustralya’ya gitti.
49.000 yıl önce Güney Avustralya’ya ulaşana kadar sahil şeridinde kaldılar. Ancak, yeni çalışmaya göre, bu büyük göç bittikten sonra bugünkü yerlilerin ataları, on binlerce yıl boyunca yeni evlerinde kalmışlar.
Araştırmanın şaşırtıcı sonuçlarından biri de mitokondriyal DNA analizine göre bu popülasyonların önemli bir şekilde karıştığına dair hiçbir kanıt bulunuyor. Dr. Cooper, “Her yerde, çok çeşitli insan melezleşmesi bekliyorduk” diyor.
NEDEN TARIM YÜKSELMEDİ?
Dr. Cooper, Afrika, Asya ve Avrupa’nın aksine, Avustralya’da binlerce yıl önce tarımın yükseliş göstermemesine dair nedeni de şöyle açıklıyor.
“Eğer ucuz karbonhidratınız yoksa, nüfus büyüklüğünüzde bir artış yaşanmaz.” dedi. Nüfusların diğer kıtalarda büyümesiyle beraber, sıklıkla mahsullerinin zarar görme riskiyle karşı karşıya kalmışlardı. Dr. Cooper, “Tek bir cevap var: Toplu göç” dedi. Bununla birlikte, Avustralya’da, aborjinler mahsullere bağımlı değildi ve ayrı bölgelerde göçebe olarak yaşıyordu.
Kıtada hiç dolaşmaya ihtiyaç duymazlardı.
Aborjin Avustralyalıları ve Pasifik Adalarındaki yerel nüfusun henüz tanımlanmamış bir insansı türün DNA'sını taşıdığı ortaya çıktı
Aborjin Avustralyalıları ve Pasifik Adalarındaki yerel nüfusun henüz tanımlanmamış bir insansı türün DNA'sını taşıdığı ortaya çıktı
Araştırmaya katılmayan, Almanya İnsanlık Tarihi Enstitüsündeki bir nüfus genetiği uzman olan Stephan Schiffels, “Bu gerçekten çok şaşırtıcı, aynı zamanda şüphe duymak çok zor” diyor.
Avustralya Ulusal Üniversitesi’nden ve yine araştırmaya katılmayan bilim insanlarından arkeolog Peter Bellwood ise yeni verilerin çoğunun arkeolojik bulgulara uygun olduğunu belirtiyor.
Bellwood ayrıca birçok aborijin kültürü tarafından uzak mesafelerde olmasına rağmen ortak kullanılan araçların yanı sıra birçok aborijin grubu tarafından konuşulan bir dil ailesi olduğuna işaret ediyor. : İnsanlar hareket etmiyorsa, neden diller ve araçlar hareket etsin?
Schiffels ve diğer araştırmacılar, mitokondriyal DNA’nın Avustralyalı tarihin önemli ayrıntılarını kaçırma ihtimalini de arttırması anlamını taşıdığını da gündeme getirmiş oldular.
Bilim Teknik Dergisi
Çeviri: Reha BAŞOĞUL